Allah'ın Selamı, Rahmeti ve Bereketi Hidayete Tabi Olan Kullarının Üzerine Olsun...

İSLAMİ BİLGİ PAYLAŞIM SİTESİ
AnasayfaTakvimSSSAramaKayıt OlGiriş yap

İbretlik Bir Hayat Hikayesi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
e-mir
Admin
Admin
avatar
Yaş :
Kayıt tarihi : 02/02/09
Mesaj Sayısı : 1596
Nerden :
http://www.rahmet.yetkin-forum.com
MesajKonu: İbretlik Bir Hayat Hikayesi Paz 21 Mart 2010, 00:37

Köy Enstitülerinden ateist bir öğretmen olarak mezun olan Mehmet Erol isimli bir şahsın hayat hikayesinden bazı pasajlar aktarmaya çalışacağım. Meraklısı aşağıda vereceğim linke tıklayarak hikayenin tamamına ulaşabilir.

...
HAK İLE BATILI AYIRMAK İÇİN YİRMİ YIL GEÇTİ



1951-1952 öğretim yılı içerisinde Doğanşehir İlçesi, Sürgü Nahiyesi, Kurucaova Köyü’nde öğretmenim. Beş sınıfı birlikte okutuyorum. İslam ile hiçbir ilgim yoktur. Çünkü Malatya Akçadağ köy enstitüsünde sol fikirler ile yetiştirildim. O zamanlar bütün dünya materyalizme yönelmiş, her millet inkarcılığı kendisi için bir din, bir yaşam biçimi olarak kabul etmişti. Ben, bu maddeleşmiş cesetten biran evvel kurtulmak istiyordum. Ne çare ki, bir türlü kurtuluş yolu bulamıyordum.

Düşünmeye başladım. Bir yaz gecesi okul bahçesinde gökyüzünü seyre dalmıştım. Ay bütün haşmetiyle yüzünü dünyaya çevirmiş, öncelikle benim gibi insanlara tebessüm ederek beni oku diyordu. Birdenbire, “Allah!” diye bağırmaya başladım. Hanım pencereye koşarak, “ne oluyor?” dedi. “Müjde müjde! Ben Müslüman oldum” dedim. “Bak! Ay, boşlukta, kendi yörüngesinde, dünyamızın etrafında dolaşıp dururken, yolundan sapmıyor ve Rabbine teslim olmuşken, benim gibi akıllı olduklarını sanan milyonlarca insan Rabbinin yolundan saparak, maddeciliğin kölesi olmuştur. Sen şahit ol. Şu andan itibaren kula kulluk zincirini kırarak, Rabbime kul köle olarak gerçek hüviyetime kavuşmuş bulunuyorum.”


Hemen namaz kılmak aklıma geldi. Abdest alarak Rabbimin huzuruna durdum. Bundan sonra Allah'tan başka hiçbir kimsenin huzurunda kıyama durmayacağıma and içtim. Kıyamdayım, hiçbir dua bilmiyorum. Babamdan Allahu Ekber kelimesini duymuştum. Bu kelime ile namaz hareketlerini tamamladım. Ey Allah'ım! Beni affet diye ağlıyordum. O gün sevincimden uyuyamadım.

Sabahın erken saatlerinde Malatya il merkezine hareket ettim. İslâm ile ilgili bir kitap bulup, İslâm'ı öğrenecektim. Ne kadar kitapevi varsa, hepsini dolaştım. Ne yazık ki, İslâm'la ilgili bir kitap bulamadım. Elim boş olarak köye döndüm. İbadetime devam ediyorum. Üç ay sonra tekrar gittim. Bir kitap evinde Yunus Emre'nin şiirler antolojisi elime geçti. Bütün şiirleri bir araya getirilmişti. Onu alarak sevinçle köye döndüm. İçerisinde Allah, peygamber geçen şiirleri okuyarak teselli bulmaya çalışıyordum.


Her ay maaşımı almak için Doğanşehir ilçesine gidiyordum. İlçe ile köy arasında Sürgü nahiyesi var. Sürgüye kadar yaya iki saat yolum var. Yol dağların arasından geçerdi. Bu gördüğüm ve göremediğim varlıklar Rabbime işaret eden ayetlerdi. Yol boyunca her on adımda beni selamete hidayet eden Allah'ıma hamd ediyordum. İlçeye her gidiş ve gelişimde nahiyeye uğramak mecburiyeti vardı. Çünkü yolum içinden geçiyordu. Zamanla nahiyede bulunan müslümanlarla tanışmak nasip oldu.



Bir gece beni nahiyede misafir ettiler. “Bir evde dini sohbet var, bu gece seni o eve götüreceğiz”, dediler. Beni evinde misafir eden Bağdat Ahmet ile beraber sohbet yapılacak eve gittik. Evin salonunda tam kırk kişi vardı. Yatsı namazından sonra halka şeklini aldılar. Onbaşıları ortada komut vererek zikre başladılar. “Allah!” diyerek bir öne bir arkaya sallanıyor, başları hızla inip kalkıyordu. Bir müridin elinde zilli bir def vardı. Devamlı ilahi söyleyerek müridleri coşturuyordu. Hep birden kol kola ayakta bir öne bir arkaya gidip geliyorlardı. Bazıları halkadan ayrılarak gözleri kapalı hızla dönüyor, “Yetiş Ya Şeyh kurban!” diyerek şeyhinden yardım istiyordu. Ben divanda oturmuş bunları seyrediyordum. Bir mürid kolumdan hızla tutarak, beni halkanın içine çekti. Ben de Allah diyerek hızla dönmeye başladım.

Zikirden sonra çay sohbeti başladı. Şeyhlerinden gördüklerini anlatmaya başladılar. Şeyh Ali Efendi her gün, Kore'de savaşan Türk askerlerine yardım için Kore'ye gidip geliyormuş. Defalarca kanlı elbiseleriyle gördüklerini söylediler. Şeyhe gittiklerinde kapı anahtarının «la ilahe illallah» zikrini yaptığını işitmişler. Tarikat çok ince bir yoldur. Bu yola girmeden şeriat, tarikat, marifet ve hakikate ulaşmak mümkün değildir. O gün onbaşımız Şeyh adına bizi tarikata kabul etti. Yapacağım tesbihleri yazarak bana verdiler. Her hafta Pazar günleri Sürgü nahiyesine gelerek zikir meclisine katılıyordum.


Üç ay sonra beni Akçadağ ilçesine bağlı Örüşkü köyünde oturmakta olan Şeyh Ali Efendiye götürdüler. Şeyhimizin iki katlı evi ve üç karısı vardı. Büyük araziye sahip evi, jeneratörle aydınlatılıyordu. Malatya çevresinde çok müridi vardı. Adıyaman, Gaziantep, Adana, Mersin, Antalya, Konya, Kayseri taraflarından mürid akını vardı. Her mürid elindekini ve avucundakini Şeyhine getirirdi.


Benim Şeyhimin Şeyhi Şeyh Osman, emekli olduktan sonra Malatya il merkezine yerleşiyor. Arap asıllı olduğu için güzel Kur'an okuyormuş. Kendisini Kadiri Tarikatı Şeyhi olarak tanıtıyor. Kısa bir zamanda ünü her tarafta duyuluyor. Çünkü yapılan propagandalara göre, dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar ona selam veriyor ve O da, onlarla konuşabiliyormuş. Doğudaki ve batıdaki bir müridin çağrısı üzerine yetişip, o müridini tehlikelerden koruyabiliyormuş. Yer küre avucunun içinde bir ceviz misali her şeyi gördüğü gibi, bir anda istediği yerde görülebiliyormuş. Cuma namazlarını Mekke-i Mükerreme'de kılar, her çeşit hasta, evinde bir gece kalsa bile şifaya kavuşurmuş. Okuduğu her şeker derde derman olur, Levh-i mahfuzu okuyarak müridlerinin kaderine hükmedebiliyormuş. Kalplerden geçenleri sen söylemeden okuyabiliyormuş.


Üç sene sonra, yani 1954-1955 öğrenim yılında kendi köyüm olan Doğanşehir Polat köyüne tayin edildim. Kendi evimi tekke yaptım. Bizim köyümüz bin haneye yakındı. Şirin bir kasaba, belediye başkanı ve karakolu mevcut. İki ilkokulu, iki camisi, orta okul ve lisesi var. Her hafta bizim evde toplanarak zikre devam ediyoruz. Erkekler ön safta, kadınlar arkada halka şeklinde oturuyoruz. Şeyh Ali Efendi, beni Doğanşehir çevresine Çavuş olarak tayin etti. Artık zikirleri ben yaptırıyorum. Şeyh namına herkese tesbih verebiliyorum. Gerçek İslâm'ı bulmuş gibi inanıyorum. Sözde değil, hareketlerimle yaşamaya çalışıyorum. Onun için müridler beni çok seviyorlar.



Bütün öğretmenler aleyhimde çalışıyorlar.

...

Okulumda Hasan Mumcu diye bir öğretmen var. Biraz felsefe okumuş, ara sıra münazara ederdik. Ben, onu Allah'a inandırmaya çalışırken, o gün inanır, ertesi gün inkar ederdi. Bu durum altı ay devam etti. Hasan Öğretmeni Şeyhe götürmeye karar verdik. Hasan Bey teklifimizi kabul etti. Yanımıza Şeyh Osman'ın müridlerinden bir kişi daha alarak yaya olarak Şeyhe gittik. Şeyhin köyü, bizim köye yedi saat uzaklıkta idi. Hasan Beyin durumunu Şeyhime izah ettim. Bütün köydeki müritlerini toplayarak evinin büyük bir salonunda zikir yaptırdı. “Ya Allah, Ya Şeyh” diye bağıran biri vardı. Zikirden sonra Şeyh Ali sohbete başladı.

Ben şahsen Şeyh Osman'ın sağlığına kavuşamadım. Tarikata girmeden çok önce ölmüştü. Yerine Şeyh Ali Efendiyi bırakmıştı. Ali Efendi Şeyh Osman’dan görüp-duyduklarını aşağıdaki şekilde anlatmaya başladı:


“Malatya İl merlezinde oturan Şeyhim Osman’a giderek kapısının zilini çaldım. Kapısı açılınca Şeyh bahçesinde beni gördü. “Oğlum Ali, hediyeleri üst katta anana ver, bir sandalye alarak yanıma gel”, dedi. “Ben de şoföre Yeni Caminin arka tarafına taksiyi park eyle ve çarşıda gez dolaş, ikindi ezanı okunduğu zaman gel”, dedim. Ben bir sandalye alarak havuzun başına geldim. Şeyhim oyuncak bir kayığı su üzerinde uzun bir çubukla yüzdürüyor, ben de seyrediyorum. Bir den bire kayık yan yattı. Kayığı çubukla kaldırdıktan sonra, bana dönerek şöyle dedi: ‘Oğlum Ali şu anda bir olay oldu. Sen bilir misin?’, dedi. ‘Şeyhim bilir’ dedim. ‘Oğlum, Basra Körfezi'nde içinde müritlerim bulunan bir vapur alabora oldu. Tam batmak üzere iken, bir müridim ‘Yetiş ya Şeyh Osman!’ diye bağırdı. Buradaki bu oyuncak kayığı doğrultmakla oradaki vapuru doğrulttum. İşte oğlum Ali, bir şeyhin müridi, doğuda ve batıda bir tehlikeye maruz kalsa ona ulaşamayan şeyh, köpeklerin şeyhi olsun. Kim ki, müridine ulaşamıyorsa, o kişi köpeklerin şeyhidir’ dedi.” Yüzünü Hasan'a dönerek, “İşte ben böyle cihan kutbunun müridiyim”, dedi. “O gün havuz başında şeyhimden aldığım feyzi tarif edemem. İkindi vakti yaklaşmıştı. ‘Şoför beni bekliyor. Müsaade ederseniz döneyim’, dedim. ‘Gidebilirsiniz’, dedi. Yeni caminin yanına geldiğimde ikindi ezanı okundu. Cemaatle beraber namaza durdum. Şeyhime uyarak namazı bitirdim. Namaz içerisinde şeyhimi gözümün önüne getirerek rabıta yapıyordum. Sonunda ellerimi açarak cemaatle birlikte dua ediyorum. Dua içerisinde kendi kendime dedim ki, ‘senin bu şeyhin, Şeyh Osman var ya, Allah'tan daha büyüktür dedim.” Hasan'a dönerek, “şeyhine böyle inanmayan mürit tarikatta yol alamaz”, dedi.

Harem tarafından büyük tepsi içerisinde etli pilav geldi. Hepimiz davet edildik. Müritler tepsinin etrafını sardılar. Hasan yerinden kalkmadan; “şeyhim kusura bakma ben senin yemeğini yemeyeceğim”, dedi. “Niçin oğlum”, dedi. “Çünkü ben Allah'ın var olduğuna inanmıyorum. Ama sen, kendi şeyhini Allah'tan büyük yaptın. Senin yemeğin yenmez”, dedi. Ben de, “Ulan Hasan, ben seni irşad olman için getirdim. Şimdi ise, sen beni yeniden irşad ettin. Evet, bu putperest adamın yemeği yenmez”, dedim. Beş sene batıl bir yola hizmet ettiğimin farkına vararak bu batıl inançtan tövbe ettim. Böylelikle şeyhten ayrılmış oldum. Hasan bu cehaleti gördükten sonra Allah'a inanmış oldu.



Doğanşehir ilçesinde tesbih verdiğim bütün müritleri gezerek tevbe etmelerini bildirdim, uyanan uyandı, uyanmayan bu batıl yolda devam etti. Ben yine çölde kervanı kaybetmiş bir yolcu gibi yalnız kalmıştım. 1956'ya gireceğimiz sene bizim köye Süleymancı olduklarını söyleyen bir takım kimseler geldiler. Camide halka vaiz vererek, ilkokulu bitirmiş çocuklara Kur'an öğreteceklerini uzun uzadıya anlattılar. Köylünün verdikleri boş bir evde hizmete başladılar. Diğerleri çevre köylere dağılarak Kur'an Kursu adı altında çalışmaya başladılar. Süleymancı grup, Nakşi tarikatına mensuptu. Yine elime İslâm'la ilgili bir kitap geçmediği için bunlarla ilgi kurmaya başladım. Benim Kadiri tarikatından ayrıldığımı öğrenmişlerdi. Beni kendi tarikatlarına teşvik ettiler. Neticede onlara dahil oldum. Burada zikirler sessiz ve kalpten yapılıyordu. Bizim tarikat ile pek farkı yoktu. Bunlar da aynı şeylere inanıyorlardı.


En son e-mir tarafından Paz 21 Mart 2010, 01:22 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
e-mir
Admin
Admin
avatar
Yaş :
Kayıt tarihi : 02/02/09
Mesaj Sayısı : 1596
Nerden :
http://www.rahmet.yetkin-forum.com
MesajKonu: Geri: İbretlik Bir Hayat Hikayesi Paz 21 Mart 2010, 00:51

SÜLEYMANCILARIN NAKŞİ İTİKATLARI

...

S.147. Mürşid-i kamilde bir ruhaniyyet vardır ki, bütün hallerde müridden ayrılmaz. Hatta ihvanımızdan bazıları ruhaniyyeti mürşid üzerlerinde hazır ve kendilerine nazır olduğunu bildikleri için uykuda bile ayak uzatmazlar. Eğer mürid bu haleti görmezse görür gibi inansın. Çünkü bu inanç sebebiyle edeplendiği için görmüş olan mürid ile feyzde müsavi olur. Ruhaniyyeti mürşid, müridin ruhu çıkacağı ve şeytanın tasallutu[[7]] hazır olup şeytanı defeder. Ruhaniyyet-i mürşid kabir suali zamanında da müridin yanında hazır olarak münkürlerin[[8]] suali anında imdat ve tesliyet[[9]] edip, şeytan ondan kaçar. Çünkü zikrolunduğu gibi ruhaniyyette perde, madde ve zaman yoktur.

...

İşte ben bir sene boyunca bu ruhban sınıfını kutsadım. Süleyman Hilmi Tunahan'ı hatırlayarak onun kalbinden bizim kalbe nur aktarıyorduk. Neticede resme taptığımı anlayarak bu tarikattan da tövbe eyledim.

...

NASIL NURCU OLDUM ?


Sene 1956. Yine elimde İslâm'la ilgili bir kitap yok. Yine açıkta kaldım. Radyo dinlerken Nurcular diye bir grubun olduğunu duydum. Beni merak sardı.

...

Sabah namazından sonra beraber ders yaptık. “Said Nursi ahir zamanda gelen son Mehdi'dir. Bundan sonra bir başka Mehdi gelmeyecektir. Risale-i Nur'da son tefsirdir. Risale-i Nur Mehdi'nin elinde elmas bir kılıçtır. Risale-i Nur gönülleri fethedecektir. Bütün dünya müslümanlarım bir hilafet altında toplayacaktır. Şam'a inecek olan Hz. İsa (a.s.) imam olacak. En sonunda üstadımız 2005 yılında ölecek, götürüp Medine-i Münevvere'de Peygamber (a.s.m.)’ın yanına gömeceğiz”, dedi.

Ben, “üstadın 2005 yılında öleceğini nereden biliyorsun”, dedim. Bir âyet alarak onu cifir-ebced hesabına vurarak ispat etmeye çalıştı.

...

Tezkereme bir ay kalmıştı. Camilerde konuşmaya başladım. Said Nursi ve Risa-le-i Nurları anlatıyorum. Ben, Kur'an'dan mahrum olduğum için Risale-i Nurları, Kur'an-ı Kerim'in hakiki bir tefsiri sanıyordum. Abiler de bize böyle telkin ediyorlardı. Çünkü Üstadımız Said Nursi, bunları kendi düşüncesine göre yazmıyordu. İhtiyari dışında Allah tarafından ilham (vahiy) ediliyordu. Risale-i Nur'da hata aramak, Allah korusun insanı nurculuktan çıkarmış olur. Risale-i Nur'da hata aramak Mehdi'yi inkar etmektir. Çünkü elimde Risale-i Nurlardan başka ne bir tefsir, ne de Kur'an-ı Kerim'in Türkçe anlamı vardı. İbadetlerin nasıl yapılacağına ait bir ilmihal dahi yoktu.

...


En son e-mir tarafından Paz 21 Mart 2010, 01:23 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
e-mir
Admin
Admin
avatar
Yaş :
Kayıt tarihi : 02/02/09
Mesaj Sayısı : 1596
Nerden :
http://www.rahmet.yetkin-forum.com
MesajKonu: Geri: İbretlik Bir Hayat Hikayesi Paz 21 Mart 2010, 01:02

...

Yine 1960 ihtilalinde kendi köyümde tatil yapıyorum. Komşum olan öğretmen Hasan Mumcu geçici olarak Belediye Reisi oldu. Hasan Bey’in hanımı, bizim hanıma Risale-i Nurları evden kaldırın. Bize örfi idare kumandanından telefon geldi. Sizin eve baskın yapılacak” diyor. Hanım korkarak, benim evde olmadığımdan istifade edip, Risale-i Nurları amcasının evine taşıyor. Ben çarşıdan dönünce baktım ki, hiçbir kitabım ortada yok. Hanım kızacağımı bildiği için hemen cevap verdi. “Belediye Reisine ilçeden telefon gelmiş, bizim eve baskın düzenlenecekmiş. Onun için Risale-i Nurları amcamın evine taşıdım”, dedi.



“Hanım sen ne diyorsun. Risale-i Nur'un tokadını yeriz. Hiç bir Nurcu korkar mı?”, dedim. Hemen koşup, Risale-i Nurları getirip kütüphaneye yerleştirdim. Zavallı hanım ikinci gün yine evde olmadığım bir vakitte babamın evine taşıtıyor. Eve geldiğimde bu defa, “Seni görevden uzaklaştırırlarsa biz perişan oluruz. Hiç çare yok evimiz basılacakmış”, dedi. “Bak hanım, böyle bir inanç senin ahiret ve dünyanı yok eder. Allah korusun seni dinden çıkarır. İnsanların rızkına Rabbim kefil olmuştur. Rızkı yaratan, veren O'dur. O'nun izni olmadan hiç kimse beni görevden uzaklaştıramaz. Allah bir kulunu koruma altına alırsa, dünya üzerine gelse hiçbir şey yapamazlar. Bu sözlerinden dolayı, tövbe et ve Rabbine yönel. Allah bizimle beraberdir”, dedim.



Ben hiç vakit geçirmeden babamın evine gidip Risale-i Nurları getirerek kitaplığa yerleştirdim. Gerçekten üçüncü günü örfi idare kumandanı olan yüzbaşı, bir başçavuş, üç jandarma eri eve baskın yaptılar. Hemen çalışma odama girdiler. Risale-i Nurları görünce beni suçüstü yakalamış oldular. Hanıma dedim “bunlara bir kahve yap”. Kahvelerini içtikten sonra görevlerine başladılar. Kitaplığımda ne kadar kitap varsa hepsini daktilo ile liste yapıp bir çuvala doldurdular. İçinde Kur'an-ı Kerim'de vardı. Beni jipe alarak kitaplarımla birlikte ilçe karakoluna getirdiler. Savcı gelip ifademi aldı. Üç jandarma hazırlandı, beni Sivas'a gönderecekler. İhtilalde binlerce insanı Sivas'ta topladılar. Yüzbaşı eli arkada bir ileri bir geri gidip geliyor. Bir ara şöyle dedi: "Sizin gibi insanları Sivas'ta toplayacağız. Mahkeme etmeden götürüp Akdeniz'de boğacağız".



Bu söz üzerine şehadet parmağımı kaldırarak, “Yüzbaşım bana bak, değil beni Sivas'a göndermen ve denizde boğman, etlerimi paramparça etsen, her parçasını bir tarafa savursan La ilahe illallah Muhammedenresulullah demekten vazgeçmeyeceğim. Eğer sende cesaret varsa yapacağını burada yapabilirsin” dedim. Gezerek bir tur daha yaptı. Savcıya hitaben “daktilodan o kağıdı çıkararak bana ver” dedi. Kağıdı yırtarak çöp sepetine attı. Jandarmalara hitaben jipi hazırlayın emrini verdi. Bana dönerek “Arkadaş şu kitaplarını al, doğru Polat'a. Ben bu kazada olduğum müddetçe Doğanşehir köylerini gez ve davanı anlat. Kaşının üstünde kara var diyeni bana bırak”, dedi. Beni jiple köye gönderdi. Köylüler artık benim bir daha köye dönemeyeceğimi, görevden atılacağıma tam olarak inanmışlardı. Bizim köyün geniş bir meydanı var. Bütün vasıtalar orada durur. Bir de ne görsünler, Erol Hoca askeri jiple kitaplarıyla birlikte tekrar geldi. Buna bir mana veremediler. Sonradan beni tanıyanlar, yüzbaşıdan soruyorlar. “Erol Hocayı niçin Sivas'a gön-dermedin?” Şöyle cevap veriyor: “Davasına öyle inanmış ki, ne yaparsan yap, nereye gönderirsen gönder vazgeçmez. Böyle insanlara saygılı olmak gerekir. Ben de bir dava adamıyım. Dava adamı dava adamına eziyet etmez.”



O yıl içinde öyle nurcuları öğrendik ki, korkusundan Risale-i Nurları götürüp toprak altına gizlemiş ve ateşte yakanlar olmuş. 1960 Ekim ayında il emrine verildim. Sıtmapınar semtinde Cumhuriyet İlkokulunda göreve başladım. Böylelikle köy hayatım bitmiş oluyordu. Şehirde iman hizmetini daha geniş çapta yapacağıma inanıyordum. İldeki nurcular da benim ile tayin edildiğime çok sevinmişlerdi. Hiç vakit geçirmeden şehir merkezinde bir ev kiralayarak Risale-i Nur okumaya başladık. O zamanlar okullarda sabahçılık ve öğlencilik vardı. Ben hep sabahçı olmayı tercih ediyordum. Amaç, öğleden sonra boş kalıp, gece birlere kadar çarşıda, pazarda, çayhanelerde insanlara Risale-i Nurları okuyabilmekti. Elimde siyah çanta her an benimle birlikte gezerdi. İçinde ya mektubat ya Lemalar ya da Sözler bulunurdu. Her önüme gelene Risale-i Nur okumalarını söylüyordum. Nerde bir kalabalık görsem onlara Risale-i Nurları anlatıyordum. Öyle faal bir nurcuydum ki herkes bu hareketliliğime hayret ediyordu. Maaşımın çoğuna Risale-i Nur alıp, bedava dağıtıyordum. Çocuklarımı sıkıntıya sokuyordum.


...

Merkezde hizmet bakımından çeşitli gruplar var. Özellikle Nakşi ve Kadiri tarikatı çok yaygındı. O zaman biz Nurcular tarikatçılarla iyi anlaşıyorduk. Onların itikatları ile bizim itikadımız arasında bir fark yoktu. Yalnız üstadları değişikti. Biz, Said Nursi'ye Mehdi diye inanıyorduk.



Sene 1969. Hasan Basri Çantay'ın Kur'an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim adlı kitabı elime geçti. Bir sene müddetle Risale-i Nurları karşılaştırdım. Allah'ın kitabını okudukça Said Nursi ve Risale-i Nur gözümde küçülmeye başladı. Bu nasıl Mehdi ki, her kitabında Kur'an'a muhalefet ediyor, kendini Kur'an'ın üzerine çıkarıyordu. Sanki kendisine yeniden bir vahiy geliyormuş gibi, indi tevillerle Kur'an'ı yorumlamaya çalışıyor. Kur'an'ı kendi maksatlarına alet ediyor, kendini Kur'an âyetleriyle teyid etmeye çalışıyordu. Hazret-i Ali, Abdulkadir Geylani, İmam-ı Rabbani gibi kişilere iftira ederek onlara isnad edilen sözlerle bu asırda kendinin ve eserlerinin zuhur edeceğini onlara söyletmiş oluyordu. Artık nazarımda yalancı, sahtekar, bir yerlerin adamı olduğu meydana çıkmıştı. Cenab-ı Hakk'a çok şükür ki, bu tarihe kadar ömür verdi. Eğer Kadiri ve Nakşi (Süleymancı) tarikatlarında ecelim yetmiş olsaydı, müslüman olarak değil, Kadiri ve Süleymancı olarak ölmüş olacaktım. Eğer 1969'dan önce ölmüş olsaydım tam bir nurcu itikadında ölmüş olup, ebedi cehennemi boylamış olacaktım. Kadri, Nakşi, Nurcu olduğum zamanda dünyevi bir çıkar ve menfaatim yoktu. Samimi olarak ahiretimi kazanmak ve günahlarımın affedilmesi için gayret gösteriyordum. Cenab-ı Hak benim bu samimiyetimi bildiği için beni kendi kitabı ile karşı karşıya getirdi. Rabbime hamd olsun bana hidayet etti ve beni kendi kitabı ile selamete çıkardı. 1970 yılında bir bildiri yayınlayarak 1950 ile 1970 arasındaki geçirdiğim günlere tevbe ettim. Yeni baştan Kur'an-ı Kerim'deki İslâm'a yönelmiş oldum. Artık Kur'an-ı Kerim'in son kitap, Hz. Muhammed'in son nebi ve resul olduğuna iman ettim. Kur'an'ı Kerim'in haber vermediği müceddid, Mesih-üd-deccal, [Deccal ile ilgili onlarca hadis var. e-mir.] Sahib-üz-Zaman, Mehdi-yi Muntazır, Gavs, Kutub gibi hadis diye uydurulmuş sözlerin istismarından kurtulup hidayet kitabı Kur'an'da karar kıldım. Sahih hadis ve sünneti kendim için prensip edindim. Bu anlayışa geldikten sonra bir görevim kalmıştı: Risale-i Nur kitaplarına karıştırılmış bine yakın batıl inançları kimin yazdığını araştırmak. Said Nursi'ye hüsnü zan edenlere göre bu hurafeleri, Said Nursi'den habersiz talebeleri yazmıştı. İşte ben bu meseleyi öğrenmek için, abilerle görüşmek istedim. İlk önce Ankara'da Hacı Bayram semtinde bulunan Nur Dershanesine uğradım. Bekir Berk, Hüsnü ve Bayram Ağabeylere dedim ki; “hak ve batılın karışımından meydana gelen bu eserler gerçekten Said Nursi'ye mi aittir?”



Bu sözüme şiddetli tepki gösterdiler. “Sen Risale-i Nuru anlamış olsaydın, bu soruyu bize sormazdın, çünkü bu risaleleri ne Said Nursi, ne de biz yazdık. Bu eserler baştan sona İlham-ı Rabbani'dir. Üstadımız Said Nursi bile Risale-i Nur talebesidir. Risale-i Nurlarda hata aramak, maksatlı kişilerin işidir”, dediler. Bunlardan net bir cevap alamadığım için Kastamonu'ya hareket ettim. Kastamonu'da Bediüzzaman'a sekiz sene hizmet eden Mehmet Feyzi Efendi’yi ziyaret ettim. O da: “Kur'an-ı Hakimin otuz üç âyeti Said Nursi'ye işaret etmekte ve İmam-ı Ali (r.a.), Celculitiye ve Ercüze kitaplarında Said Nursi'nin bin dört yüz sene sonra zuhur ederek, Risale-i Nurları yazacağını bildirmiştir. Ayrıca Abdulkadir Geylani 9 asır önce Said Nursi ve eserlerinin ortaya çıkacağını müjdeleyerek beyan etmişlerdir” diyerek beni başından savmak istedi. Mehmet Feyzi bu görüşünü, Bediüzzaman Said Nursi Tarihçe-i Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, Temmuz 1994, s. 284'te beyan etmektedir.


Oradan doğruca Denizli'ye hareket ederek Ahmed Feyzi Efendiyi ziyaret ettim. Bu meseleleri onunla da konuştum. Yemin ederek; “Risale-i Nurdaki bütün yazılar, Üstadımız Said Nursi'ye aittir. Şakirtlerin (öğrencilerin) bütün yazıları Üstadımızın uygun görmesiyle Risale-i Nurlara girmiştir. Ona gösterilmeden ve okumadan hiçbir talebenin yazısı, şiiri, Risale-i Nura alınmamıştır”, dedi. O da bana Said Nursi ve Risale-i Nur hakkında yazmış olduğu Maidetü'l-Kur'an adlı eserini gösterdi. En az kırk elli hadis ile Mehdi'nin geleceğini ve asırlarca beklenen Mehdi'nin Said Nursi olduğunu ispat etmeye çalıştı. Bu eseri Said Nursi tarafından tasdik edilerek tılsımlar mecmuasında neşir edilmiştir[[1]].



Denizli'den Isparta'ya hareket ettim. Husrev Beyle görüştüm. Üç günde ancak muvaffak olabildim. Ona dedim ki: “Bütün Risale-i Nurlar senin elinle yazıldı. Hiç kimse Risale-i Nurlara senin kadar vakıf değil.” Bir takım hurafeleri anlattım. “Bunları sizler mi, yoksa Üstad mı yazdı?”, dedim O da yemin ederek Üstadın yazdığını söyledi. “Bunlar sizce doğru mudur?”, dedim. “Evet”, dedi. Mesela Asa-yı Musa Risalesinde Isparta'daki umum Risale-i Nur talebeleri ve on üç fıkra ile tadil edilmiş bir mektup var. Üstad bunu tasdik etmiş. Orada aynen şöyle yazılmaktadır: “Ve Risale-i Nur'un şakirtlerini, talebe-i ulum sınıfına dahil edip, münker, nekir suallerine Risale-i Nurla cevap verdiklerini merhum kahraman şehid Hafız Ali'nin vefatıyla keşfeden ve hayatta bulunanlarımızın da yine Risale-i Nur ile cevap vermenizi rahmeti ilahiyeden dua ve niyaz eder; Hazret-i Kur'an-ı Azimüşşanın kırk tabakadan her tabakaya göre bir nevi i'cazı manevisini göstermesiyle ve umum kainata bakan kelamı ezeli olmasıyla ve tefsiri olan Risale-i Nur'un Mu'cizat-ı Kur'aniye ve Rumuzat-ı semaniye risaleleriyle ve Risale-i Nurun gül fabrikasının serkatibi gibi kahraman kardeşlerin ve şakirtlerin fevkalade gayretleriyle asr-ı saadeten beri böyle harika bir surette mucizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olamadığı halde, Risale-i Nurun kahraman bir katibi olan Husrev'e “yaz” emri buyurulmasıyla, Levh-i Mahfuzdaki yazılan Kur'an gibi yazılması.”


Husrev'e dedim ki; “Levh-i mahfuzu hangi peygamber görmüştür, bir örnek verebilir misiniz?” Bu soru karşısında sustu. “Sen kim oluyorsun da Levh-i mahfuzdaki yazılan Kur'an gibi bir Kur'an yazıyorsun. Orayı görmeden orada yazılış şeklini nasıl bilebiliyorsun? Bu sözden tevbe et” dedim. Etmedi.



Bunda sonra İzmir'e döndüm. Karşıyaka'da tuz fabrikası olan bir nurcunun evinde toplandık. Sikke-i Tasdik-i Gaybi kitabında mevcut olan birinci şua, sekizinci şua, yirmi sekizinci lema, on sekizinci lemadaki Allah'a, Resulüne, kitabına, Hz. Ali (r.a.)’ye yapılan iftiraları anlattım. Bunlara inanmayan nurcu olamaz deyip bana karşı çıktılar. “Sen Risale-i Nurları anlamamışsın. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Risale-i Nurun hakkaniyetine bir delildir”, dediler.



“Bakınız”, dedim; “Üstad Said Nursi, Sözler Mecmuası 25. sözde Kur'an-ı Kerim'i şöyle tarif ediyor: ‘Şu alemi insaniyetin mürebbisi ... ve insaniyet-i kübra olan İslamiyetin ma ve ziyası... ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi ve insaniyet-i saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hadisi. Ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı zikir, hem insanın bütün hacat-ı manevisine merci olarak çok kitapları tazammun eden tek cami-i bir kitabı mukaddestir,”.



Said Nursi Kur'an-ı Kerim'i böyle tarif ederken nurcular, Risale-i Nur kitapları için aynı tarifi yapıyorlar.

...


En son e-mir tarafından Paz 21 Mart 2010, 01:26 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
e-mir
Admin
Admin
avatar
Yaş :
Kayıt tarihi : 02/02/09
Mesaj Sayısı : 1596
Nerden :
http://www.rahmet.yetkin-forum.com
MesajKonu: Geri: İbretlik Bir Hayat Hikayesi Paz 21 Mart 2010, 01:10

Halil İbrahim adlı bir nurcu, Risale-i Nur'u şöyle anlatıyor:

...

Risale-i Nur, Hazret-i Muhammed'in vadettiği kitaptır. Hazret-i Ali'nin teyid ettiği kitaptır. Abdülkadir Geylani'nin yardımını sağlayan kitaptır. İmam-ı Rabbani ve İmam-ı Gazali'nin tavsiye ettiği kitaptır. Hz. Ömer'in haber verdiği kitaptır.

...
Risale-i Nur talebelerinden Hasan Feyzi aynı âyeti [24-Nur-35]şöyle açıklıyor:

...

Mensur ve Türki ibareli olduğu halde yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir eser, bir daha kimseye nasip olmaz.

...

Çünkü sendeki mukayese ve muhakemelerin vaka ve temsillerin bir naziri bir daha gösterilemez. Allah Allah!... Türk milleti seninle ne kadar iftihar etse yine azdır. Gözleri nurlandırıp gönülleri sürurlandıran bu hüccetler ve tabiratın ve kelimat ve teşbihatın, arş-ı azamdan indiği muhakkaktır[[3]].”

...

Nurculuğun din içinde ayrı ayrı bir din olduğunun farkına vardım. Hemen yazılı bir bildiri yayınlayarak Nurculuktan da tevbe ettim. Yeniden şehadet getirerek Kur'an-ı Kerim'deki İslâm'a dönüş yaptım. Allah bana ömür verdi ve hidayet etti de böylece müşrik olarak ölmekten kurtulmuş oldum. Eğer 1950 ile 1970 arası ölmüş olsaydım, ebediyen cehennemi boylamış olurdum.



Benim gibi hızlı ve samimi bir kimsenin bu ekolden ayrılışı Nurcuları çok üzdü. Malatya Nurcuları, Risale-i Nurun tokatını yedikten sonra tekrar döneceğim hususunda yer yer ihtarda bulundular. Elhamdülillah o günden bu güne otuz yıl geçtiği halde tokat yemedim. Aksine Rabbimin bitmez tükenmez nimetlerine kavuşmuş oldum.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

İbretlik Bir Hayat Hikayesi

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Allah'ın Selamı, Rahmeti ve Bereketi Hidayete Tabi Olan Kullarının Üzerine Olsun... :: DİNİ KONULAR :: Tasavvuf -