Allah'ın Selamı, Rahmeti ve Bereketi Hidayete Tabi Olan Kullarının Üzerine Olsun...

İSLAMİ BİLGİ PAYLAŞIM SİTESİ
 
AnasayfaTakvimSSSAramaKayıt OlGiriş yap
Rahmet Forum Son Konular
Konu Yazan GöndermeTarihi
star
starPaz 28 Ekim 2012, 12:04
star
starÇarş. 14 Eyl. 2011, 21:58
star
starSalı 13 Eyl. 2011, 18:41
star
starSalı 06 Eyl. 2011, 19:48
star
starSalı 06 Eyl. 2011, 19:15
star
starSalı 06 Eyl. 2011, 19:02
star
starPtsi 05 Eyl. 2011, 22:51
star
starPaz 04 Eyl. 2011, 13:51
star
starCuma 02 Eyl. 2011, 16:06
star
starCuma 02 Eyl. 2011, 15:45
Similar topics

İSLAM TARİHİNDE İTİKADİ SAPMALAR

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
e-mir
Admin
Admin
e-mir
Yaş :
Kayıt tarihi : 02/02/09
Mesaj Sayısı : 1596
Nerden :
http://www.rahmet.yetkin-forum.com
MesajKonu: İSLAM TARİHİNDE İTİKADİ SAPMALAR Ptsi 05 Eyl. 2011, 22:50

İSLAM TARİHİNDE İTİKADİ SAPMALAR

(Akidede tarihin seyri içinde meydana gelen bid’atler (ve sapmalar Selef’in bu bid’at ve sapmalara karşı izledikleri yol.)

Yazan: Dr. Ahmed Sa’d Hamdan

Tercüme: Harun Ünal

(Bu inceleme, Ebu’l-Kasım Lalekâî’ye ait olan “Ehli Sünnet ve’l-Cemaat İnancının Şerhi” adlı eserin tahkikinin mukaddimesidir.)

İTİKAD’DAKİ BİD’ATLER

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHAM
(Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)

GİRİŞ

Hamd alemlerin Rabbi Allah’a, salatü selâm emin peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’ya, âline ve ashabına olsun.
İslâm inancının sağlam temellerini içine alan İslâm mirasının ihyâsı kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu gereklilik, hemen hemen dünyanın dört bir yanında yeniden uyanışa geçen İslâmî hareket noktasından oldukça zorunludur. Bu uyanış yalnızca bilimsel müesseselerde değil, bilimsel müesseselerin dışındaki tüm kurum ve kurululuşlarda da kendisini hissettirmektedir.
Özellikle bu zorunluluk, içinde bulunduğumuz bu dönemde başgöstermektedir. Çünkü yeniden Allah’a dönüş yolunda en doğru yolun ve prensiplerin bilinmesi zarureti vardır. Kısaca akidenin, doğru olan akidenin sağlam olarak öğrenilip anlaşılması gerekir ki, böylece İslâm toplumu da sağlam bir temel üzerinde binasını kurabilsin.
Zira izlenmekte olan yol eğer doğru değilse, dolayısıyla İslâmî uyanış da gitmekte olduğu doğru ve sağlam mecrasından çıkmış olur.

Biz kesinlikle şuna inanmaktayız ki, İslâm inancının anlaşılması noktasında en doğru yol “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat”ın üzerinde olduğu yoldur. İşte bu doğru yolun günümüz İslâm ümmetine kesinlikle doğru bir şekilde anlatılması gerekmektedir. Evet gerekmektedir ki; “İslâm ümmetinin uyanışı” da buna bağlıdır. İşte ancak böyle bir ümmet Allah’ın yardımına ve O’nun hoşnudluğuna hak kazanmış olabilir.
Bu metod şu esaslara dayanmalıdır:
1) Akide ile ilgili tüm mesele ve müşkülatların çözümünde Allah’ın kitabıyla Rasûlü’nün sünnetine kesinlikle uyulması, bu iki kaynakta yer alan akideyle ilgili hiçbir şeyin reddedilmemesi veya te’vil yönüne gidilmemesi.
2) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabının bağlı kaldıklarına aynen bağlı kalınması ve bunların dışına çıkılmaması.
3) Bid’at sahibi kimselerle mücadele etmeyi elden bırakmamak, onlarla bir araya gelip oturmamak, onların sözlerine değer vermeyip dinlememek, şüphelerini ortaya getirmemek.
4) Özellikle gayb âlemiyle yani bilinmezlikle ilgili olan, inanca dair olup insan aklının alamayacağı konulara girmemek.
5) Müslümanların cemaati üzerinde titizlikle durmak ve birliklerinin devamını sağlamak.
İşte en doğru olan yol ve metod budur. Ki Selef-i Salihin bu yolda yürümüşler ve kendilerinden sonra gelecek olanlara da bu yolu tavsiye etmişlerdir.

Kaldı ki aynı zamanda bu metodla insan aklının dağılıp parçalanmaktan, doğru çizgiden sapmaktan korunması yer aldığı kadar, İslâm toplumunun bölünmelere, dalalete sapmalara uğramaması da mümkündür.
Ümmette asıl çözülme ve doğru yoldan sapma; sözü edilen bu metoddan uzaklaşılması, Allah’ın vahyine dayalı ilahî metoddan beşerî metodlara ya da sistemlere geçilmesi sonucunda doğmuştur. Oysa ki bu beşerî sistemlerin kimisi putperest Yunan felsefesinin kalıntılarına, kimisi de, Allah’ın dininden habersiz olan kimselerin yan çizmelerinden meydana gelmiştir. Böylece ümmet parçalara, fırkalara ve farklı düşünce sistemlerine ayrılarak her biri kendi başına bir yol izler olmuştur. Neticede her toplumun kendisince bir lideri ve o lideri izleyen tabileri ortaya çıkmıştır.
Dr. Ahmed Sa’d Hamdân


BİRİNCİ BÖLÜM

BİD’ATIN ORTAYA ÇIKIŞ TARİHİ


Selef âlimlerinin karşı koymaya giriştikleri bid’atler, öyle hemen birdenbire ve bir tek dönem içerisinde meydana çıkmış değildir. Bu bid’atler; farklı dönemlerde ve birbirinden uzak yerlerde ortaya çıkmıştır. İşte bu bakımdan ben, bu bölümde, ortaya çıkan bid’atlerin hangi dönemlerde ve kimlerin ellerinde meydana geldiğini açıklamaya çalıştım. Bu, hemen hemen üçüncü çağın başlarından itibaren ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bid’atlerin görülmediği ilk altın çağ, ümmetin akide bakımından sağlam olduğu ve istikamette bulunduğu dönemdir ki, bu dönemi başa aldım. Daha sonra da dönem dönem ne tür bid’atlerin ortaya çıktığını sırasıyla açıkladım.
BİRİNCİ DÖNEM: Başlangıçtan 37. hicrî yıllar arasındaki dönemdir.
Kur’ân-ı Kerîm vahiy olarak 23 yıl boyunca Hz. Peygamber (s.a.v.)’e inmeye devam etti. Hz. Peygamber (s.a.v.) de gelen bu vahyi halka tebliğ etti. Bu tebliğ, din kemale erince ve İslâm nimeti tamamlanıncaya dek sürdü. Daha sonra yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i katına aldı.
Sahabe -Allah kendilerinden razı olsun-, Hz. Peygamber’den Kur’ân’ı dinlediler, onun ne demek istediğini mana yönünden anladılar, sonra da buna iman ederek İslâm şeriatıyla amel ettiler.
Kur’ân’da yer alan hususlar, gayba ait haberlerdi. Meselâ yüce Allah’ın zatından, isim ve sıfatlarından, fiillerinden, ahiret gününden, bununla ilgili durumlardan, cennet ve cehennemden ve bu ikisinde kulları için ne gibi şeyleri hazırladıklarından söz etmekteydi. Kısaca cennetteki sevaplardan ve cehennemdeki cezalardan... İşte bütün bunlar ve bu manadaki şeyler Kur’ân ile Hz. Peygamber’e bildiriliyordu. Hz. Peygamber de bütün bunları tebliğ edip açıklıyordu. Sahabe de bunları can kulağıyla alıp, kavrayarak bunlara iman ediyorlardı. Hiçbir sahabînin bildirilen konulara ilişkin tereddütlerinin veya problemlerinin olduğu noktasında bir bilgi elimize geçmiş değildir.
Biz de öyle inanıyoruz ki, sahabe tümüyle muhatab oldukları gerçekleri kesinlikle anlıyorlardı. Şayet anlayamadıkları bir şeyler olduysa kesinlikle onu Resûlullah’a (s.a.v.) sormaktaydılar. Özellikle hayatlarında kendilerini doğrudan ilgilendiren bir şeyleri olmuşsa, bunun da açıklamasını istemişlerdir. Hele bu mesele bilhassa inanç yönünü ilgilendiriyorsa, kesinlikle açıklamasını da istemekteydiler. Bildiğiniz gibi, onlarda şunu görmekteyiz. Sahabe, şayet anlayamadıkları yani ikna olamadıkları bir şey olduysa, hemen yüzüne karşı silaha sarılmaktaydılar. Fakat gerçekleri görüp ikna olunca da, hemen onu savunmak için mallarını, canlarını ve çocuklarını ortaya koymaktan kesinlikle çekinmiyorlardı... Oysa ki onlar anlayamadıkları, iç yüzünü kavrayamadıkları, kısaca bilemedikleri bir din ya da inanç adına, manasını kavrayamadıkları bir din namına kolay kolay silaha sarılmazlardı.
Evet, sahabe bir takım şeriatla ilgili problem ve meseleleri Hz. Peygamber’den sormuşlardır. Fakat bütün bu sordukları şeyler amelî olan yani pratikle ilgili bulunan şeylerdi. Yoksa itikada bağlı şeyler, değildi. Nitekim Abdullah b. Abbas (r.a.) şöyle der:
“Peygamber (s.a.v.)’in sahabesinden daha hayırlı bir topluluk görmüş değilim. Onların Hz. Peygamber (s.a.v.)’e, o, vefat edinceye dek sordukları onüç soru Kur’ân’da yer almaktadır. Bu sorular; kadınların ay halinden, haram aylardan, yetimlere ait problemlerden ibaretti. Nitekim bu âyetlerde: “Sana hayızdan sorarlar, sana haram aylardan sorarlar, sana yetimlerle ilgili sorarlar...” diye buyurulmuştur. Onlar sadece kendilerine yararlı olan şeyleri soruyorlardı.”

“Miftahu’s-Saâde” adlı eserin yazarı derki: “Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde sahabe tek bir akide üzereydiler. Çünkü onlar bizzat vahiy dönemini yaşadılar. Doğrudan doğruya bizzat Hz. Peygamber’in sohbetinde bulundular. Dolayısıyla kendilerinden şüphe ve vehim denen şeyi önlemiş oldular...” (2)
İbnu’l-Kayyım da şöyle demektedir: “Sahabe bir çok ahkâm meselesiyle ilgili tartışmalarda bulunmaktaydılar. Fakat sadece ahkâm ile ilgili meselelerde tartışıyorlardı. Kendileri mü’minlerin önde gelen isimlerinden oldukları kadar, iman yönünden de mü’minlerin en mükemmelleriydiler. Fakat yüce Allah’a hamdolsun ki sahabe, hiçbir vakit yüce Allah’ın isim, sıfat ve fiilleriyle ilgili olan tek bir meselede tartışmamışlardır.” (3)
İşte sahabenin yaşamış olduğu gerçek hayat bu idi. Çünkü sahabe toplumu, her türlü şaibeden ve sapmadan tümüyle uzaktı. O toplum tertemiz ve pırıl pırıl bir toplum idi.
Zaman zaman bu toplum içerisinde bazı sapmalar başgösterdiğinde derhal tedavi ediliyor ve o sapmanın büyümesine izin verilmiyordu. Gereken müdahale anında yapılıyordu. Dolayısıyla ortaya çıkan sapma, uzun süre devam edemeden önlenmiş oluyordu.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde kimi sahabî kaderle ilgili olarak sözler sarfetmişler, Resûlullah (s.a.v.) buna oldukça öfkelenmiş ve bundan menetmiş, onlar da derhal bundan uzak durmuşlardır.
Abdullah b. Amr b. As şöyle diyor: “Sahabîlerden bazıları bir gün kader konusunu tartışırlarken, yanlarına Hz. Peygamber (s.a.v.) çıkagelir. Kimisi kader konusunda şöyle konuşuyor, kimisi de böyle konuşuyordu. Bu durum karşısında Rasûlullah’ın yüzü nar gibi kızarmaya başladı ve şöyle buyurdu: “Bununla mı emrolundunuz ya da bununla mı görevli kılındınız da, Allah’ın kitabından bir kısmını bir kısmıyla tartışmaya kalkışıyorsunuz? Kendisiyle emrolunduğunuz şeye bakın ve ona uyun, hakkında nehyedildiğiniz şeyden de kaçının.” (4)

Bu hadisten de anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde sahabîlerden kader konusuna dalanlar olmuşsa da, fakat bu tartışma arızî olmuş, bir daha tekrar edilmemiştir.
Netice sahabenin tümü bu manada öze dönüşün dışında bir şey üzerinde durmamışlardır. Sahabenin tümü -Allah kendilerinden razı olsun- bu konularda öylesine hassas idiler ki, tek bir sahabîden olsun, onlardan bu manadaki bir tartışmanın tekrar diriltilmesine çalışıldığı rivayeti gelmiş değildir. Bu tartışmalar üzerine herhangi bir şey kurdukları da varid değildir. Aksine sahabeden gelen rivayete göre, sonradan ortaya çıkan Kaderiye ile ilgili hususları reddetmişler ve kendileri bundan uzak durmuşlardır. (5)
Nitekim Hz. Ömer b. Hattab (r.a.) döneminde tek tük bazı olaylar ortaya çıkmışsa da bunlar kısa yoldan önlenmiş ve bir daha ortaya çıkmasına o dönemde fırsat tanınmamıştır.
Yine Hz. Ömer (r.a.) döneminde Sabîğ adındaki bir şahıs bu türden bir konuyla ilgilenmiş ve Kur’ân’daki Müteşabihlerle ilgili sorular sormaya başlamıştı. Ancak Hz. Ömer, durumu öğrenir ve kendisini cezalandırır, adam da bunun üzerine tevbe eder.
Lalekâî, Süleyman b. Yesar’a varan senediyle yaptığı rivayete göre Benî Ğuneym’den Sabiğ b. Asel adındaki bir kişi Medine’ye gelir. Yanında da bir takım kitaplar bulunmaktadır. Bu kişi, Kur’ân’daki Müteşabihler hakkında sorular sormaktaydı. Adamın bu hali Hz. Ömer’e iletildiğinde Hz. Ömer, kendisinin huzura getirilmesi için adam gönderdi. Bu arada Hz. Ömer, bu adamı cezalandırmak için hurma dallarından bir kaç sopa hazırladı. Adam huzura gelip oturdu. Hz. Ömer:
- Sen kimsin? dedi. Adam:
- Ben Abdullah Sabîğ’im, cevabını verdi.
Hz. Ömer de:
(Onun, ben Allah’ın kulu (Abdullah Sabiğ’im) sözü üzerine, “Ben de Allah’ın kulu (Abdullah) Ömer’im” dedi. Bu arada, adı geçen hurma lifleriyle (sopalarıyla) kırbaçlanması için işaret verildi. Adam kafasından yaralanıncaya dek kırbaçlandı. Yüzünden kanlar akmaya başladı.
Bunun üzerine adam:
- Ey müminlerin emiri! Allah’a yemin olsun ki, daha önce başımda (beynimde) yer alan rahatsızlık kayboldu, diyerek, gerçeği anladığını söyledi. (6)

İşte bu kısacık açıklamayla bu dönemin itikadî bakımdan her türlü bid’atlerden ve sapmalardan arınan bir dönem olduğu gerçeği açıklanmış oldu.

İKİNCİ DÖNEM: 37. H.den 100. H. yılına kadar olan dönem.
Bu dönem, Hz. Ali (r.)’nin halifeliğinin ikinci yarısından itibaren başlar. Bu dönemde bazı bid’atler başgösterir. Bu da siyasî çekişmelerin bir sonucu idi. Çünkü sahabeye bir çok meseleler geliyordu, onlar da kendi ictihadları doğrultusunda meseleye yaklaşıyorlardı. Hz. Ali (r) döneminde Haricîler (7) ve Şiîler ortaya çıktı. Her iki fırka da birbirlerine karşı idiler. Birisi Hz. Ali’yi tekfir ederek, ondan uzak kalıyordu ki bunlar Haricîlerdi. Diğeri de Hz. Ali’ye yardım ediyor ve onu destekliyordu.
Daha sonra ise sözü geçen Kaderiye ve Mürcie mezhepleri ortaya çıkmışlardır. Allah izin verirse her fırkanın ortaya çıkardığı bid’atleri tek tek ele alacağız.
a) Haricîlik bid’atı:
Haricîler, Hz. Ali (r.a.) zamanında hicretin 37. yılında ortaya çıktılar. Bunlar önceleri Hz. Ali’yi Hakem olayını kabul etmeye zorlayanlar oldukları halde, daha sonraları, Hakemlik olayını kabul ettiğinden dolayı Hz. Ali’ye karşı çıkanlardır. Çünkü Muaviye’nin taraftarları (ordusu), kılıçlarının ucuna mushaf sayfalarını takıp, aramızda Kur’ân hakem olsun, manasında bir fikir ortaya atmışlardı. Hz. Ali ise, bunun bir tuzak olduğunu söylemesine rağmen, Haricîler, Hz. Ali’yi hakemliği kabul etmeye zorlamışlardı. Bunun bir hile olduğu anlaşılınca, Hz. Ali, Haricîlere, kendisini zorlayanların, bizzat kendileri olduğunu hatırlatmış ise de, onlar: “Bizim, bu önceki halimiz küfür idi. Fakat sonra gerçeği anladık ve Allah’a tevbe ettik. Sen de bizim gibi tevbe et de, biz sana biatte bulunalım” düşüncesini ileri sürdüler. (8)
Çünkü Haricîler, bu hakem olayında konuyu yanlış yorumlayarak: “Hz. Ali, Allah’ın dini konusunda insanları hakem kabul etti” iddiasını ileri sürdüler.
Nitekim Haricîlerden birisi Hz. Ali’ye şöyle diyordu: “Ey Ali! Allah’a yemin olsun ki, eğer sen, insanların hakemliğini Allah’ın kitabına bırakmazsan, kesinlikle seninle savaşırım. Bu savaşı sürdürürken de, Allah rızasını kazanmak için sürdürürüm.” (9)
Haricîlerin bu noktadaki kuşkuları şu âyetlere dayanıyordu: “Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendisidirler.”
“Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun.” (Hucurât: 49/9).
Gerekçeleri şu idi: Allah’ın emri ve hükmü, saldırgan tarafla savaşmaktır. Allah’ın bu emrine rağmen Hz. Ali onlarla savaşı bıraktı, çünkü hakemin kararına uydu. Böylece de herşeyden münezzeh olan yüce Allah’ın hükmünü terketmiş oldu. Allah’ın hükmünü terkeden bir kimse de:
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendisidirler.” (Mâide, 5/44) (10) âyetinin bir gereği olarak kâfir olurlar.
Hz. Ali (r.), Hakemlik konusunda onların kafalarını kurcalayan noktayı gidermek, tahkim konusundaki şüphelerini gidermek için çalıştı. Çünkü âyette yer alan Allah’ın hükmü gereği, iki hakeme Kur’ân’ın ihyâ ettiğini ihyâ edecekler, helâk ettiği de helâk edecekleri şart koşuldu.
Kaldı ki Kur’ân-ı Kerîm, iki kapak arasında yer alan yazılı metindir, yani Allah’ın hükmüdür. O konuşmaz. Ancak ona dayanarak insanlar konuşurlar. (11)
Fakat Haricîler, Hz. Ali’nin tüm açıklamalarını reddettiler, kabul etmediler, sapıklıklarında ısrar edip durdular. Nihayet sonuçta da iş onlarla savaşmaya kadar gitti.
Bunun içindir ki Haricîler, kesinlikle büyük günah işleyeni kâfir sayarlar, kanı ve malını da helal kabul ederler. (12)
b) Şiîlik bid’atı: (13)
Önceleri Şiîlik yani Hz. Ali taraftarlığı gayet mutedil ve normal idi. Nitekim sahabe arasında bile halifelik noktasında Hz. Ali’yi Hz. Osman’a takdim eden, ona öncelik verenler bulunuyordu. Fakat bu kimseler, yine de Hz. Ali’den önceki halifelere herhangi bir saldırıda bulunmuyor ve dil uzatmıyorlardı.
İbn Teymiye (r.a.) bu noktada şöyle diyor: “Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra bu ümmetin en hayırlısı Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’dir.” Nitekim işin bu yönü tüm eski Şiîler arasında ittifakla kabul edilmektedir. Önceki Şiîler’in tümü Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’i üstün kabul ediyorlardı. Tartışma sadece Hz. Ali ile Hz. Osman’ın halifeliği noktasında meydana gelmiştir. Bu da her ikisinin farklı farklı taraftarları olması yüzünden doğmuştur. Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e gelince, her ikisinin de Hz. Osman ile Hz. Ali anlamında bir taraftarları olmamıştır. Aksine ümmetin tümü, hatta Haricîler bile, her ikisinin halifeliğinde ittifak halindedirler.” (14)
Daha sonra ortalarda Abdullah b. Sebe adında bir Yahudi belirdi. (15) Müslüman olduğunu ileri sürüyor ve kendisince Ehl-i Beyti sevdiğini iddia ederek, Hz. Ali noktasında aşırılığa gidiyordu. Hz. Ali’nin halifeliği konusunda bir vasiyyetin varlığını savunuyordu. Sonraları ise Hz. Ali’yi ilahlık derecesine çıkarmıştır.
Bağdadî, bu konuda şunları söylüyor: “Sebeiyye: Hz. Ali ile ilgili olarak çok aşırı hareket eden ve aşırılığa sapan Abdullah b. Sebe’in taraftarlarına denir. Abdullah b. Sebe’in o derece aşırılıkları olmuştur ki, Hz. Ali’nin peygamber olduğunu, hatta daha da ileri giderek, onun bir ilah olduğunu ileri sürmüştür.”
Bağdadî devamla der ki: “Yine İbn Sevda ya da başka bir ifadeyle İbn Sebe, esasen Hireli bir Yahudi’dir. Güya müslüman olduğunu söylemiş, böylece Kûfeliler katında bir yeri ve mevkii olsun istemiştir. Onun hakkında anlatılanlara göre, kendisi güya Tevrat’a her peygamberin bir vasisinin olduğunu, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in de vasisinin Hz. Ali olduğunu, okuduğunu belirtmiştir.” (16)
Şehristanî’nin belirttiğine göre de: “İbn Sebe, Hz. Ali’nin imametine ilişkin olarak ilk delil ortaya süren kimsedir.” Yine onun anlattığına göre Sebeiyye: “Fırka olarak ilk kez tevakkuf, gaybet (kaybolan imam) ve ric’at (imamın bir gün geri döneceği) görüşünü ileri sürendir.” (17)
Sebeiyye’nin ihtilafına ve farklı farklı fırkalara bölünmesine rağmen bir zaman sonra onların bu görüşlerine Şia sahiplendi. Şia bundan böyle Hz. Ali’nin imametine ve halifeliğine sahip çıkmış ve bunu savunur olmuştur. Bununla ilgili olarak kendilerince nass (delil) sunmuşlar ve vasiyyetin varlığını ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler de aslında İbn Sebe’in geriye bıraktığı görüşlerdi. (18)
Daha sonraları Şia fırkaları da çoğalmış ve Şia birbirinden oldukça farklı fırkalara ayrılmıştır. Farklı görüşler savunmuşlardır. Nitekim onlarca farklı fırka ve görüşlere sahip bulunmaktadırlar.
İşte böylece Şia vasiyyet, ricat, gaybet ve hatta daha da ileri giderek imamların ilahlıklarını bile ortaya atan bir bid’at meydana getirmiştir. (19)
c) Kadercilik Bid’atı: (20)
Kaderle ilgili olarak konuşmak ve kulların fiillerinin yüce Allah’ın meşietine yani dilemesine bağlı olduğuna dair görüşler İslâm’dan önce de var idi. Nitekim yüce Allah’ın kitabı bize bundan söz etmektedir. Kur’ân’da bildirildiğine göre, Arap müşrikler, şirklerini Allah’a nisbet etmektedirler. Kendilerinden öncekilerin de aynı şekilde davrandıklarını Kur’ân’dan öğreniyoruz. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Allah’a ortak koşanlar: Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka bir şeye tapmazdık ve O’nsuz hiçbir şeyi haram kılmazdık, dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen yalnız açıkca tebliğ etmek değil midir?” (Nahl: 16/35)
Ebu Hüreyre (r.a.) de diyor ki: “Kureyş müşrikleri Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelip, kendisiyle kader konusunu tartıştılar. İşte bunun üzerine şu âyet indi:
“Muhakkak ki mücrimler (suçlular) dünyada sapıklık, ahirette de çılgın ateş içindedirler.” (Kamer: 54/47) (21)
Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde, kader konusunda kimi sahabî arasında da bir takım tartışmalar çıkmış, Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu duyunca, kendilerine kızmış ve onları bundan menetmişti. Nitekim bu husus daha önce geçmişti. Böyle bir tartışmayı sürdüren sahabîler de yaptıklarından vazgeçmişlerdi.
Artık bu türden bir olay ta ilk hicrî asrın yarısına kadar meydana gelmemiştir. Daha sonra bu türden bir olay Mabed el-Cühenî’den sonra ortaya çıkmıştır.
Mabed el-Cühenî bu görüşlerini, müslüman olduğunu söyleyerek müslümanların arasına girdiği halde sonradan tekrar eski inancına dönen Hıristiyan bir adamdan almıştı. Mabed el-Cühenî bu görüşleri aldıktan sonra artık onu halk arasında yaymaya başlamıştır.
Müslim’in Yahya b. Ya’mer’den rivayetine göre o şöyle söylemiştir: “Basra’da ilk kez kader mevzuunu ele alan kişi, Mabed el-Cühenî’dir.” (22)
Evzaî de şöyle der: “Kader konusunu ilk kez ağzına alan, Sevsen (23) adında Iraklı bir kişiydi. Bu adam Hıristiyan dinindendi. İslâm’a dönmüş daha sonra tekrar hıristiyanlığa geçmiştir. İşte onun bu görüşlerine ondan alıp sahip çıkan Mabed el-Cühenî’dir. Gaylan adındaki kişi de Mabed el-Cühenî’den bu fikirleri almıştır.” (24)
İbn Avn ise şöyle diyor: “Ben yetiştiğim sırada, halk arasında sadece Hz. Osman ile Hz. Ali hakkında konular görüşülürdü. Fakat şurada Sensüveyh Bakkal isminde bir adam türedi de, o bu gibi tartışmaları gündeme getirdi.”
Devamla şöyle demiştir: “İlk kez kader konusunu ağzına alan bu kişidir.” (25)
Kaderiye mezhebinin ilk ortaya attığı görüş şöyle idi: “Ortaya çıkan bir mesele ilk kez çıkmıştır.” (26) Yani bu konuda herhangi bir takdir geçmiş değildir. “Allah’ın ilminde daha önce böyle bir şey yoktu. Yüce Allah ancak o şeyi, meydana gelmesinden sonra bilir.” (27)
Bir önceki manasıyla kadercilik bid’atı, iki ana temelden oluşur:
a) Sonradan olanlarla ilgili olarak yüce Allah’ın ilmini (o şeyleri bildiğini) inkâr etmesi.
b) Kul bizzat kendi fiillerinin mucidi ve yaratanıdır.
Bu görüşü savunan Kaderiyeciler, İbn Hacer’in de ifade ettiği gibi artık kalmamıştır. İbn Hacer, Kurtubî’den bu hususu aktarmaktadır. Buna göre Kurtubî şöyle demiştir: “Artık bu mezhep yok olmuştur. Çünkü sonradan gelen âlimlerden onların bu görüşlerinde olanların varlığından sözedilmemiş ve böyle bir kimse de sonraki âlimler (müteahhirîn) arasında bilinmemektedir.” Devamla şöyle der: “Günümüz kadercileri, yüce Allah’ın, kullarının fiillerini bildiğine dair görüşte mutabıktırlar. Kul, henüz o fiili yapmadan, fiil kendisinden meydana gelmeden yüce Allah onları biliyor, inancındadırlar. Ancak bunlar Selefe şu noktada karşı çıktılar: “Kulların fiilleri, onların kendi takdirleridir. Başka bir etki olmaksızın bizzat bağımsız olarak bu fiil onlardan meydana gelmektedir.” (28)
Mutezile, sistemini bu temel üzerinde kurdu. Daha sonra da bu görüşü savunanlar farklı farklı mezhepler olarak ortaya çıktılar. Çok ince farklarla değişik mezhepler meydana gelmiş oldu.
d) MÜRCİE BİD’ATI:
İrca: Amel’in imandan olmadığını ileri süren görüştekilerin savunduğu mezheptir. Bu konuda Bağdadî der ki: “Bunlara Mürcie adının verilmesi, bunların ameli imandan saymamalarındandır.” (29)
Mürcie fikrini ilk kez ortaya atanlar, Haricîlerin tekfir düşüncesine bir tepki olarak ortaya çıkanlardır. Bilindiği gibi Hz. Ali ve Muaviye ile ilgili olan hakem meselesinde Haricîler her ikisini de tekfir ediyorlardı. Ancak bu tekfir sebebiyle orta çıkan mürcie imana taalluk eden bir irca değildi.
İrca (Mürcie) mezhebi görüşü hakkında ilk söz edenler, sahabeden Allah için savaşanların bu işi (fiili) hakkında söz etmişlerdir.
Aslında İrca hakkında ilk konuşan kimse, Hasan b. Muhammed b. Hanefiyye’dir. Kendisi 99. H. yılında vefat etmiştir. (30) Nitekim kendisiyle ilgili hal tercemesi yazanların tümü bunu söylemektedirler.
İbn Sa’d bu zatın tercemesiyle ilgili olarak şunları yazıyor:
“Kendisi ilk kez Mürcie ile ilgili olarak söz edenlerdendir.” Durumu bu şekilde ifade ettikten sonra diyor ki: “Zazan ile Meysere, kendisinin yanına gelirler, kendisini İrca (Mürcie) hakkında yazdığı kitaptan ötürü kınarlar. O da Zazan’a şöyle söyler: “Ey Ebâ Ömer! Keşke ölseydim de onu yazmasaydım.” (31)
Burada söz konusu edilen irca, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in hilafetinden sonra fitne olayına katılanların durumuyla ilgili bir ircadır.
Nitekim merhum İbn Hacer de, bizim için bu manayı pekiştirmektedir. Kendisi de bu kitabı görmüştür. Bu konuda der ki: “Hasan b. Muhammed’in söz konusu ettiği irca (mürcielik), bizzat Ehl-i Sünnetin kınayıp tenkit konusu ettikleri ircaın dışında kalan bir ircadır. Bu da iman ile alakalıdır. Nitekim ben, Muhammed b. Hasan’ın yazdığı kitaba vakıf oldum. Bu kitabı İbn Ebî Ömer, kendisine ait olan iman hakkındaki kitabında tahric etmiştir, bu kitabının sonuna eklemiştir. Burada der ki:
“Bize Abdulvahid b. Eymen’den İbrahim b. Uyeyne anlattı (tahdis etti) ki, Hasan b. Muhammed, bu kitabı halka okumam için bana emretti:
İmdi asıl konuya gelince: Biz size Allah’tan korkmayı (takvayı) tavsiye ederiz. Bu arada Allah’ın kitabıyla öğüt vermek, onunla tavsiyede bulunmak ve onda var olanlara tabi olmakla ilgili olarak bir çok şeylerden sözetmişti. Burada kendi itikadını da anlatmıştı. Daha sonra kitabının sonunda şunları yazmıştır: “Biz Ebu Bekir ile Ömer’i -Allah her ikisinden de razı olsun- severiz, onların velayetini kabulleniriz. Onlarla birlikte cihada gideriz. Çünkü ümmet, hem Hz. Ebu Bekir ve hem Hz. Ömer’le ilgili olarak her hangi bir tartışma ve ihtilafa girmemiştir. Her ikisinin durumuyla ilgili olarak herhangi bir kuşkuya kapılmamışlardır. Ancak bu ikisinden sonra gelip de fitne olayına karışanların durumları hakkında işi erteleriz (ircaya saparız). İkisinden sonra gelenlerin durumlarını Allah’a havale ederiz...” diye devam etmiştir. (32)
Hasan b. Muhammed’in söz konusu ettiği mürcielik bu idi. Nitekim İbn Hacer de bunu teyid etmektedir. Çünkü bu kitaba kendisi muttali olmuştur. Buna göre: “İman ile alakalı olan Mürcielikle, bu zatın Mürcieliğinin bir ilgisi yoktur.”
Ancak kimi İslâmî kaynaklara göre ise “Mürcie” mezhebi ilk çağın sonlarında bilinmekteydi.
İmam Buharî’nin Sahih’inde ifade olunduğuna göre: “Zeyd b. Haris el-Yamî, Mürcie mezhebiyle ilgili olarak Ebu Vail’e sorular sormuştur.” (33)
Ebu Davud Tayalîsî’nin rivayetinde ise daha çok bir açıklık yer almaktadır. Buradaki açıklık Buharî’nin rivayetine göre çok daha nettir. Burada anlattığına göre: “Mürcie mezhebi ortaya çıkınca, ben Ebû Vail’e gittim. Bunu ona anlattım (sordum)...” (34)
İbn Hacer de buna şu ilavede bulunuyor: “Bu durum, bu kimseden çıktı. Çünkü adamın sorusu, onların itikadıyla ilgiliydi. Bu ise, onlar ortaya çıkınca olmuştur. Ebul Vail ise 99 h.ya da 82 h.de ölmüştü.” (35)
Firak kitaplarında anlatıldığına göre: “Gaylan ed-Dımaşkî, Kadercilik görüşünü Mabed el-Cühenî’den alandır.” Bilindiği gibi Mabed, Mürcie mezhebini savunurdu.
Ebu’l-Hasan el-Eş’arî der ki: “Zerkan, Gaylan’dan şunları aktarmaktadır. İman: Dil ile ikrardan ibarettir ki, bu da tasdik demektir. Allah’ı bilmek yani tanımak ve Allah’ın fiillerini tanımak, imandan değildir.” (36)
Şehristanî’nin anlattığına göre Gaylan: “İlk kez Kaderiye ve Mürcie görüşünü ortaya atan kimsedir.” (37) Nitekim kader konusunu ve bunu ilk kez ortaya atanı daha önceki sayfalarda ele almıştık.
Biz, Mürcie görüşünü ilk defa ortaya atanın Gaylan olduğu noktasında Şehristanî’ye katılmakla birlikte, kader konusunu ilk kez ortaya atan kişinin kim olduğunu önceki sayfalarda belirtmiştik.
Adı geçen Gaylan, h. 105 yılından sonra öldürüldü. Kendisi birinci asrın sonlarına doğru yaşamıştı. Bu bakımdan Gaylan, iman konusundaki Mürcielik görüşünü ortaya atanların ilki kabul edilir.
Daha sonra ise, h. 128 yılında öldürülen Cehm b. Safvan gelir. Bu da şu düşünceleri savunmuştur: “İman, bizzat tanımaktır.” Nitekim konuya ilişkin sözleri gelecektir. Belki de kendisi bunları Gaylan’dan almıştır. Gerçi en iyisini Allah bilir ya, her ikisi de ikinci asrın başlarında yaşıyorlardı.

ÜÇÜNCÜ DÖNEM: 100-150

İkinci asrın başlarında bid’atçı dört kişi ortaya çıktı. Sonraları bu dördü de ayrı ayrı birer sapık düşüncenin başı (lideri) durumuna geldiler.
Bu dört şahıs sırasıyla şu isimlerden oluşmaktaydılar:
1- Vasıl b. Atâ: (38) Bu kişi Mutezile mezhebinin müessisidir. H. 131.
2- Ca’d b. Dirhem: (39) H. 124.
3- Cehm b. Safvan: (40) H. 128.
4- Mukatil b. Süleyman: (41) H. 150.

1- Şimdi ilk olarak Vasıl b. Atâ’nın ortaya çıkardığı bid’atten işe başlayalım. Bunlar iki tanedir:
a) Büyük günah işleyenler hakkındaki görüşü:
Vasıl b. Atâ bu konuda, Büyük günah işleyen kimse el-menziletü beyne’l-menzileteyn yani iki menzile arasında bir yerde kalır. Bu kimse ne mümindir, ne de kafirdir.” demektedir.
Şehristanî’nin bildirdiğine göre, adamın biri, Hasan-ı Basrî’nin huzuruna gelir ve şunu sorar: “Ey dinin imamı! Bizim zamanımızda öyle topluluklar türedi ki, bunlar büyük günah işleyenleri tekfir ediyorlar, onların kâfir olduklarını söylüyorlar. Öyle bir tekfir ki, kişiyi dinden çıkaran bir tekfir. Bunlar Haricîler’den etkilenmişlerdir. Bu, Haricîler’in bir tehdididir.
Öylesi kimseler de var ki, bunlar da büyük günah işleyenler hakkında irca görüşünü savunuyorlar. Bunlara göre bir kimse eğer imanlıysa, büyük günah işlemenin herhangi bir zararı yoktur. Çünkü bunların görüşüne göre amel, imandan bir rükün değildir. Eğer bir kimse iman etmişse, onun masiyet sahibi olmasının bir zararı yoktur. Nitekim küfürle birlikte taatta bulunmak da anlamsızdır. İşte bunlar da bu ümmetin mürciesidirler.
Bize bu konuda itikad açısından ne söylemek istersiniz, hükmünüz nedir?”
Hasan-ı Basrî bu konuda düşünceye dalar, henüz kendisi bunu cevaplamazdan önce Vasıl b. Atâ şöyle cevap verir:
“Biz böyle biri için, yani büyük günah işleyen için mutlak anlamda mü’mindir diyemeyeceğimiz gibi, yine mutlak manada o kâfirdir de diyemeyiz. Aksine böyle bir kimse iki menzile arasındaki bir menzilededir. Bu kişi mü’min de değil, kâfir de değildir.” (42)
İşte bu olay bize Vasıl b. Atâ’nın yukarıdaki sözlerini söyleme nedenini açıkça ortaya koymaktadır.
b)- İkinci bid’at: Vasıl’a göre, sahabeden savaşa katılanlardan iki taraftan birinde yer alan kimseler, herhangi bir sınırlama koymaksızın hepsi de fasıktırlar. Bu bakımdan kendisi, sahabenin adil olmaları noktasında, onları ta’n etmekte, sahabeye adillikleri açısından dil uzatabilmektedir. Bunlardan herhangi birisinin şahitliklerinin de kabul edilir olmadığını söylemektedir. (43)
Yine kendisi ilk kez Kur’ân’ın mahluk olduğunu söyleyenlerdendir. Yüce Allah’ın gerçek anlamda (hakikatte) konuşmasını (konuştuğunu) da inkâr edenlerdendir. Aynı zamanda yüce Allah’ın Hz. İbrahim’i kendisine halîl seçtiğini de inkâr edenlerdendir.
Yüce Allah’ın sıfatlarını ilk inkâr edenlerdendir. Bu konuda ilk kez söz ve görüş ortaya atanlardandır. Hocası Vehb b. Münebbih, yüce Allah’ın sıfatlarına ilişkin fazlaca soru sorması üzerine, onun sapıklığa adım attığını dikkate alarak, kendisine şöyle seslenmiştir:
“Yazıklar olsun sana ey Ca’d! Bu hususta soru sormakta aşırı ileri gitme. Öyle sanıyorum ki sen helak olacak olanlardansın. Şayet yüce Allah bize, kitabında, kendisinin eli olduğuna, gözü olduğuna ilişkin haber vermemiş olsaydı, biz böyle bir şey de konuşmazdık.. Böylece ilim, kelam ve diğer sıfatları saymayı sürdürmüştür.” (44)
İbn Teymiye de şunları anlatıyor: “İslâm’da ilk kez bu konuda görüş ileri süren kimse. -Ben burada şunu demek istiyorum: Yüce Allah, gerçekte arş’ın üstünde değildir. Doğrusu “istivâ” burada “istevlâ” anlamındadır. Bu vb. gibi- Ca’d b. Dirhem’dir. O da bu görüşü Cehm b. Safvan’dan almıştır. Sonra da bunu açığa vurmuş, dolayısıyla Cehmiye’nin sözü kendisine nisbet olunmuştur.” (45)
İmam Süyûtî de “el-Evâil” adını verdiği kitabında şu ifadelere yer veriyor: “İtikad konusunda ilk kez ağzına iğrenç ifadeyi alan yani İslâm inancı hakkında ilk kez ağıza alınmaması gereken bir görüşü ortaya atan Ca’d b. Dirhem’dir. Kendisi Ümeyye krallarından sonuncusu olan Mervan el-Himar’ın (Eşek Mervan’ın) müeddibidir. Bu adam: “Allah konuşmaz” fikrini ortaya atmıştır.” (46)
Cehm, Ca’d b. Dirhem’in görüşlerini oturtmaya çalıştı. Bu görüşlerse şunlardan oluşmaktaydı: Allah’ın sıfatlarını inkâr, Kur’ân’ın mahluk olması (yaratılmış olması). Daha sonra buna başkaca bid’atler de ilave etti:
Birincisi: Cebriyecilik görüşünü savunması: Buna göre insan, hiçbir şey yapmaya kadir değildir. İnsan iktidar sahibidir diye bir vasıfla nitelenemez. İnsan yapacağı işlere mecbur bırakılmıştır.
İkincisi: İman sadece bilmekten ibarettir, görüşünü savunması. Buna göre iman, kişinin sadece Allah’ı tanıması ve bilmesidir. Küfür de onu sadece bilmemek ve tanımamaktır.
Üçüncüsü: Cennet ve cehennem fanidirler. Buna lâyık kişiler cennet ve cehenneme girdikten sonra her ikisi de yok olacaklardır. Bu adamın bu savunmasına ve iddiasına göre, sonsuza kadar sürecek olan hiçbir hareket düşünülemez.
Dördüncüsü: Yine bunun görüşüne göre yüce Allah’ın ilmi hâdistir. İddiasına göre yüce Allah, bir şeyi yaratmazdan önce ona ait bilgiyi bilemez. (47)
İbn Davud’dan rivayete göre Cehm, bu sözlerinden tevbe etmiştir.
Kendi senediyle İbrahim b. Tahman’a dayanarak yapılan rivayete göre şöyle demiştir: “Bir kimsenin ithamı sözkonusu olmaksızın bize anlattığına göre, Cehm sözünden vazgeçmiştir, rücu etmiştir. Eski düşüncesini bırakıp yüce Allah’a tevbe etmiştir. Ben onu zikretmedim ve benim yanımda da bunu kimse zikretmiş değildir. Ancak ben yüce Allah’a onun üzerine (onun aleyhine) dua ettim (beddua ettim). Doğrusu ehl-i kıble onun büyük mantığından ne büyük bir mirasa sahip olurdu.” (48)
Gerçi böyle bir rivayetin ondan olduğuna ilişkin en iyi olarak yine de yüce Allah bilir.
Dördüncü olarak: Mukatil b. Süleyman:
Mukatil de, yüce Allah’ın sıfatları konusunda oldukça ileri giderek, bunları cisimlendirmiştir. (49) Belki de kendisini böyle bir görüşü savunmaya götüren taraf, Cehm b. Safvan’ın tümüyle Allah’ın sıfatlarını inkâr etmesi meselesi olmuştur. Zehebî bu hususta şöyle diyor:
“Horasan’da Cehm b. Safvan diye biri ortaya çıktı, yüce Allah’ın sıfatlarını inkâra kalkıştı ve Kur’ân’ın mahluk olduğunu savundu. Bu sırada yine Horasan’da aynı zamanda bir tefsir bilgini olan Mukatil b. Süleyman bunun, karşısına dikildi. Fakat oda yüce Allah’ın sıfatlarını isbat noktasında oldukça aşırı giderek, onu cisimlendirdi.” (50)
İmam Ebu Hanife (rh.)’den gelen rivayete göre demiştir ki: “Bize doğudan iki görüş (rey) geldi, her ikisi de iğrenç. Birisi inkârcı Cehm’in görüşü, sıfatları inkâr. Diğeri de müşebbiheci olan Mukatil.” (51)
Zehebî, İbn Hibban’dan naklettiğine göre demiş ki: “Mukatil, Kur’ân ilmine dair bilgiyi Yahudi ve Hristiyanlardan alırdı. Haliyle bu da bu kesimin kitaplarına uygun görüşler olmaktaydı. Yüce Allah’ı yaratılanlara benzetiyordu, hadisi yalanlıyordu.” (52)

DÖRDÜNCÜ DÖNEM: 150-234 H.

Bu dördüncü dönemde yeni bir bid’at pek bulunamamaktadır. Ancak bu dönemde içiçe giren bid’atler çoğalmıştır. Bu konuda dört fırka görülmektedir.
1- Haricîler,
2- Şia,
3- Mutezile ve
4- Mürcie.
Şia, Mücessime’yi yerleştirmiş; Mutezile de Kaderiye’ye sahip çıkmış, kısmen de Cehmiye’den bazı görüşler almıştır. Cebriye de Mürcie vb. gibi fırkalar içinde yer bulmuştur.
İşte Mutezile bu dönemde gelişti. (53) Bunun savunucuları araştırma ve tedkiklerinin alanını genişlettiler. Bir çok felsefî kaynaklara ulaştılar ki, bunların çoğu Memun döneminde (H. 198-218) terceme edilmiştir.
Şehristanî şöyle der: “Daha sonra Mutezile bilim adamları, Memun döneminde felsefî kaynakları araştırdılar. Bunların metodlarını Kelam metoduna karıştırdılar, içiçe soktular.” (54)
“Akla alınamayacak görüşler ortaya attılar. Bu da bir takım kimselerin birbirlerini tekfir etmesine neden oldu. Hatta bunun sonucunda kendileri de başkaları tarafından tekfir olundular. Nitekim merhum Bağdadî, bunu zikretmektedir.” (55)
Belki de Mutezile’nin akılcı ve felsefî metodlara sahip çıkmalarının nedeni, yeni yeni fethedilen İslâm ülkelerindeki bir çok farklı dinlerin varlığı olmuş olabilir. Meselâ, Yahudiler, Hristiyanlar, Mecûsîler, Zerdüşt dinine bağlı olanlar, Semeniyye’ye mensup olanlar vb. gibi. Çünkü bunların çoğu sadece kitap ve sünneti aktarmakla İslâm’ı hemen kabullenmemişlerdir. Bunun karşısında akıl yoluyla kuşkularını önlemek ve batıl inançlarını çürütmek için akıl ile de mücedele gerekliydi.
Ancak Mutezile sadece bunlarla yetinmedi, sadece ihtiyaç olanını almakla kalmadı. Aksine zararı faydasından daha çok olan bir çok fikirler de aldı. Böylece çok sapık ve olmayacak düşüncelerle ortaya çıktılar.
Bu dönemde bazı sayılı Mutezile bilginlerini sunmak istersek şu isimlerle karşılaşırız:
Ebu’l-Huzeyl Allâf: Bu dönemin ilk fikir babalarındandır. Bazı görüşleri şöyledir:
“Doğrusu, Allah’ın takdiri olan şeyler fanidir. Öyle ki, bunların fani olmasıyla (yok olmalarıyla), kendisi artık bundan böyle hiç bir şeye kadir olamaz.” (57)
Şüphesiz Mutezile liderinin ileri sürdüğü bu batıl görüşten daha iğrenci olamaz. Bu adam daha sonra şöyle iddia ediyor:
“Allah ilimle âlimdir. Ancak Allah’ın ilmi, onun kendi zatıdır. Kaderiyle yüce Allah kadirdir, yine kudreti de onun kendi zatıdır...” gibi sıfatları böyle değerlendirir.
Şehristanî onun bu sözüyle ilgili olarak şöyle der: “O bu görüşünü felsefecilerden almıştır.” (58)
Yine iddialarından biri de şudur: “Mükellef, kendisine durum henüz gelmeden -işitmeden- yükümlüdür, hem de herhangi bir durum düşünmeksizin deliliyle Allah’ı bilmekle mükelleftir. Eğer mükellef bunda bir kusur işlerse, o ebedî olarak cezalandırılır...” (59)
İşte böylece bir kaç görüşünü sunduk. Nitekim Firak ve Milel kitaplarında -dinler ve mezhepler tarihi kaynaklarında- buna ait oldukça bozuk düşünceler bulmak mümkündür.
Yine bu dönemin Mutezile liderlerinden ve Allâf’ın çağdaşlarından olan, hatta onun öğrencisi diyebileceğimiz Nazzam’ı görmekteyiz.
Bu şahıs zekâca ve kaynaklara vakıf olmada Allâf’tan oldukça üstün idi. Ancak Şehristanî’nin de söylediği gibi bu adam, bir çok felsefî kaynakları incelemiş, böylece felsefecilerin görüşleriyle Mutezile’nin görüşlerini birbirine karıştırmıştır. Kendisi bu bakımdan Mutezile’yi savunanlardan farklı görüşleri sebebiyle ayrı bir yer tutar. (60) Bu arada Şehristanî, ona ait bazı görüşleri de şöylece sıralar:
1- Bunun iddiasına göre yüce Allah, kötülük ve masiyetlere de kadirdir diye vasıflanamaz. Çünkü kötülük ve masiyet yüce Allah için takdir olunamaz... gibi neredeyse Allah’a acizlik isnad etmektedir ki, herhangi bir müslümanın böyle bir şeye kalkışması düşünülemez. (61)
2- Kur’ân’ın nazmının da insanı aciz bırakacağı fikrini kabullenemez. Kur’ân’ın nazmı muciz değildir, der. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ait olarak anlatılan mucizeleri de inkar eder. Örneğin Ay’ın ikiye bölünmesi gibi, Hz. Peygamber’in elinde çakıl taşlarının tesbih etmesi gibi. Kısaca, sünnet kitaplarında anlatılan mucizeleri kabul etmez. (62)
3- “Cevher ve araz” (açıklama) hakkında ilk kez sözedenlerdendir. Daha sonra ortaya konan şeyler, yüce Allah ile sıfatları hakkında sözetmek konusunda bir ölçü olarak kabul edilmiştir.
4- Ayrıca bütün bunlara ek olarak bir de Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabına dil uzatmaya da işi vardırmıştır.
Bağdadî’nin anlattığına göre Nazzam, bizim söz konusu ettiğimiz sapıklıklarının yanında ayrıca sahabîlere varıncaya dek dil uzatmış ve sahabe ve tabiinin fetvaları nedeniyle onları ta’n etmiştir. Cahiz de “el-Maarif” adını verdiği kitabında ve bir de “Fetvalar” diye şöhret bulan kitabında der ki: “Nazzam, hadis ehlini, Ebu Hüreyre’den hadis rivayet etmeleri nedeniyle ayıplar, Hz. Osman’ı ayıplar, İbn Mes’ud’u da kötülemelerine hedef kılar.” -Allah onun şerrinden hepsini korusun-.
Daha sonra Hz. Ali (r.)’den bahisle, güya Hz. Ali’ye, bir eşeği öldüren inekle ilgili olarak bir soru sorulur. O da: “Ben bu konuda kendi görüşümü söylemekteyim” der. Sonra da, kendi cehaletini ortaya koymakta ve: “Kendi görüşüyle hüküm verecek olan da kimdir?” demektedir. (63)
İşte Nazzam’ın cüretkarlığı. Bakınız ümmetin en hayırlı ve en faziletli olan zatı hakkında nasıl konuşmaktadır? Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sonra ümmetin en hayırlısı ve faziletlisi Hz. Ali’dir.
Bu arada Allâf ile Nazzam’ın çağdaşlarından olan Ahmed b. Habit ile Fadl el-Hadsî gelmektedir.
Şehristânî bu ikisiyle ilgili olarak der ki: “Ahmed b. Habit ile Fadl el-Hadsî (ya da Hadesî) Nazzam’ın adamlarındandırlar. Her ikisi de onun gibi felsefî kaynakları incelemiş kimselerdir. Bunlar da Nazzam’ın ortaya koyduğu bid’atlere üç ayrı bid’at eklemişlerdir:
a) Hz. İsa Mesih’e, ilahlığa ait bir vasfı vermeleri.
b) Tenasüh (açıklama) görüşünü savunmaları.
c) Hz. Peygamber (s.a.v.)’in aşağıdaki hadisinde de yer aldığı gibi, yüce Allah’ın görülmesine ilişkin varid olan haberleri, ilk aklın görülmesine hamletmeleridir ki, bu ilk akıl ilk mübdi’dir. (64)
Hz. Peygamber (s.a.v.) hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu sizler kıyamet gününde, ayın ondördünkü dolunayı görmekte şüphe etmeden gördüğünüz gibi, Rabbinizi göreceksiniz.”
Bu dönemde Mutezile mezhebi tüm farklı fırkalarıyla birlikte inceleme ve araştırmalarıyla gelişti. Akla dayalı olarak açıkça bilineceği ya da açıkça bilinemeyecek tüm meseleleri bu tartışmanın içerisinde ele alır oldu. Tüm incelemelerini, bu dönemde terceme edilen Yunan felsefesinin esasları ve metodları üzerinde bina etti.
Mutezile mezhebi mensupları ikinci asrın başlarında Abbasî Halifesi Me’mun’u, kendi inançlarının ve davetlerinin ölçü olarak alınması noktasında ikna edebilmişlerdi. Bu inançlarının başında da Kur’ân’ın mahluk olduğu yer alıyordu. Abbasî Halifesi, onların davetlerine uyarak hicrî 218 yılında bu inancı resmen ilan etti. Halkı kılıç zoruyla bu inancı kabullenmeye mecbur kıldı. Bu arada kabul etmeyenlerden kimileri öldürülürken kimileri de tutuklanıp hapse konuluyordu. Kendisi de aynı yıl vefat etti.
Daha sonra Me’mun’un bu akidesini Mutasım ile Vasık sürdürdü. Her ikisi de fitne yolunda yürüdüler. Mutezile de bu ikisine destek veriyor ve gayretlerine güç katıyordu
Bu fitne olayı, Halife Mütevekkil dönemine kadar yani hicretin 232. yılına kadar sürdü. Ancak adı geçen Halife Müvekkil döneminde bu tehlike kaldırıldı. (65)
İşte bu sözkonusu dönemdeki Mutezile fitnesinin durumu bu idi. Mutezile’nin kendi görüşlerinin başarıya ulaşması için bu dönemde bir hayli risale ve telifleri olmuştur. Bu risale ve eserlerinde kendi inanç temellerini açıklıyorlardı. (66)
Burada özellikle öteki fırkaları bırakıp sırf bu dönemde meydana gelen Mutezile’ye yer vermemizin nedeni şuna dayanmaktadır: Çünkü Mutezile’yle Ehl-i Sünnet arasındaki çatışma zirveye ulaşmıştı. Nitekim sırf Mutezile yüzünden Ehl-i Sünnet akla gelmedik işkence ve belalara dûçar bırakılmıştı.
Nitekim Ehl-i Sünnet imamlarından Ahmed b. Hanbel ve diğerleri bu tehlikeden sözetmektedirler. Aslında bütün bu olayların meydana gelmesi Mutezile’nin dini anlamadaki metod farklılığından kaynaklanıyordu. Çünkü Mutezililer, aklı nakilden üstün kabul ediyorlar ve buna bağlı olarak da meselelerde akla öncülük veriyorlardı. Yani emredilen şeylerin veya sahih olan şeylerin kabûlünde nakli bırakıp akla göre hareket ediyorlar ve akla uyuyorlardı. Nitekim yanlış olan bir şeyi de nakle göre değil, akla göre reddediyorlardı. Akılca uygun olmayanı kabul etmiyorlardı. İşte Selef âlimleri bu metodun tehlikesini görerek gerekli uyarıda bulundular. Çünkü bu sapık metodun uygulanması durumunda giderek buna bağlı kalınmak suretiyle şeriatın bile iptali cihetine gidebilirlerdi. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet buna karşı gereken mukavemeti gösterdiler, insanların bunlardan uzak durmaları için onları uyardılar. Mutezile’nin şerrinden ve fesadından halkı korumaya çalıştılar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
e-mir
Admin
Admin
e-mir
Yaş :
Kayıt tarihi : 02/02/09
Mesaj Sayısı : 1596
Nerden :
http://www.rahmet.yetkin-forum.com
MesajKonu: Geri: İSLAM TARİHİNDE İTİKADİ SAPMALAR Ptsi 05 Eyl. 2011, 22:51

İKİNCİ BÖLÜM

BİD’ATLERİN ORTAYA ÇIKIŞ NEDENLERİ


İlk dönemlerde tamamen Allah’ın kitabı ve Rasûlü’nün sünnetine dayanıldığından dolayı tertemiz olan sahih akide varlığını sürdürdüğünden, İslâm toplumunda bid’atlere yer yoktu. Kaldı ki bu olay sıradan bir olay değildir. Kesinlikle bunun araştırılması ve sebeplerinin de o oranda ortaya konması gerekmektedir.
Burada işin başında belki en önemli diyebileceğim beş nedeni şöyle sıralayabiliriz:
a) Taşkınlık ve aşırılık (Gulüvv).
b) Önceki bir bid’ati benzeri ya da daha kötü bir bid’atle önlemek.
c) Yabancıların etkileri.
d) Şeriatle ilgili hükümlerde aklın üstünlüğünün kabûlü, hakemliği.
e) Felsefî kaynakların Arapçaya tercüme edilmesi.
Şimdi bu nedenleri tek tek ele alalım:
1) DİNDE AŞIRILIK YA DA TAŞKINLIK. ARAPÇA İFADESİYLE ĞULÜVV:
Bunun temsilciliğini Haricîlerle Şiî mezhebi bağlıları yapmışlardır.
HARİCİLER: Bu mezhep bağlıları özellikle vaîd yani korkutma ve cezalandırmayla ilgili âyetleri anlamada oldukça aşırılığa ve taşkınlığa gittiler. Özellikle bir şeyler vaad eden ve umut veren, tevbelerin kabûlünü ve mağfireti sözkonusu edinen âyetlerden uzak durdular. Meselâ yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah, kendisine şirk koşulmayı aslâ affetmez; bunun dışındaki (günah)ları ise, dilediği kimseler için bağışlar. Her kim Allah’a şirk koşarsa, çok büyük bir günah irtikâb etmiş olur.” (Nisa: 4/48) ve yine (Nisa: 4/116).
İşte bu ve benzeri âyetlerde sadece şirk koşanların bağışlanamayacağı, bunun dışındakilerinse, yüce Allah’ın dilemesi halinde bağışlayacağı ifade edilmektedir.
Yine Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Rabbinden rivayet buyurduğu bir hadiste yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Ey Ademoğlu! Doğrusu sen, bana yeryüzü dolusu günahlarla gelsen, sonra da bana hiçbir şeyi ortak kılmaksızın karşıma çıksan, ben sana yeryüzü dolusu mağfiretle gelirim.” (67)
İşte bu ve benzeri daha bir çok şer’î nasslar bulunmaktadır.
Tahavî Şarihî bu konuda der ki: “Kendileri için delil olarak Mürcie mezhebinin kabul ettiği vaadle ilgili ayetler, diğer taraftan Haricîler’le Mutezile mezhebinden olanların kendileri için korkutmaya ilişkin delil olarak aldıkları ayetler bir araya getirildiğinde her iki görüş sahiplerinin bozuk düşünceleri ve yanlışları ortaya çıkmış olur.” (68)
ŞİA: Yine aşırı ve taşkınlıklarıyla bilinen bir başka sapık mezhep de Şia mezhebidir. Taşkınlık ve aşırılık yani ğulüvv bu mezhebin en belirgin özelliklerinden biridir. Bunun bayraktarlığını da bir Yahudi olan ve daha önceki sayfalarda değindiğimiz Abdullah b. Sebe yapmıştır.
Daha sonra Hz. Hüseyin (r.a.) (69)’ın şehid edilmesi olayı bu taşkınlık ve aşırılığı son haddine vardırdı. Bu olayı bahane sayan Muhtar Ebu Abdullah Sakafî, olayı körükledi, hadiseler birbirini izledi. Bu adam katilleri izleyerek onları öldürdü. Bu arada imamet ve bey’at konusunu ortaya attı. İbn Hanefiye’ye biat edilmesini öne sürdü. Ancak İbn Hanefiyye bu adamın sapıklığını öğrenince ondan uzak durdu. (70)
Artık bu Şia fikri giderek sapıklıkta devam edegeldi. Aşırılık ve taşkınlık, imamları peygamberlik hatta ilahlık derecesine vardıracak kadar ileri gitti.

2- ÖNCEKİ BİR BİD’ATI BENZERİ YA DA DAHA KÖTÜ BİR BİD’ATLE ÖNLEMEK:
Bu tür bid’atın öncülüğünü yapanlar da Mürcie, Mutezile, Müşebbihe ve Cehmiyye gibi mezhepler olmuşlardır. Şimdi bunları sırayla ele alalım:
MÜRCİE: Daha önceki sayfalarda da kısaca değindiğimiz gibi, Hz. Ali’yi tekfir eden Haricîler’e karşı bir tepki mahiyetinde ortaya çıkmıştır. Nitekim Haricîler Hz. Ali ile birlikte her iki hakemi de tekfir ediyorlardı.
Bu konuda Mürcie’nin görüşü ise şöyledir: “Biz onlar hakkında her hangi bir hüküm veremeyiz, haklarında bir şey söyleyemeyiz. Ancak bizler onların durumlarını Allah’a bırakırız, erteleriz, irca yaparız.” Ancak bu türden olan bir mürcielik, işin bu noktasında kalmadı. Bunlar o derece ileri gittiler ki, “Bir kimse iman ettiyse, artık masiyetinin kendisine herhangi bir zararı olmaz. Nitekim küfrün yanında taatın bir anlamı da yoktur” gibi görüşler ortaya attılar.

Daha sonra da “el-Menziletu Beyne’l-Menzileteyn” görüşüyle yani “İki menzile arasında bir menzile” düşüncesiyle Mutezile mezhebi ortaya çıktı. Bunlar da adeta Haricîler’le Mürcie arasında orta bir yol tutar bir haldeydiler. Nitekim Hasan-ı Basrî’nin meclisinde, kendisine gelen bir soru üzerine, Vasıl b. Atâ’nın cevabını daha önceki sayfalarda görmüştük. Soruyu soran kimse, büyük günah işleyen kimsenin durumuyla ilgili olarak Haricîlerle Mürcie’nin yerini öğrenmek istiyordu. Soru sahibi kimse Hasan-ı Basrî’den doğru ve sahih olan inancın ne olduğunun cevabını öğrenmek istiyordu. Fakat Vasıl, hocası Hasan-ı Basrî’nin cevabını hiç beklemeksizin hemen ortaya atılmış ve büyük günah işleyen kimse “iki menzile (yer) arasında bir menzile dedir” cevabını vererek daha önce Haricîler’le Mürcie’nin neden olduğu bir bid’atı yeni bir bid’atle önleme yönüne gitmiştir.
MÜŞEBBİHE: Bu mezhep de, tümüyle sıfatları reddeden ve kabul etmeyen Cehmiye mezhebine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü her iki mezhebin doğum yeri “Belh” şehridir. Cehm b. Safvan burada yetişmiş ve yüce Allah’a ait sıfatları tümüyle inkâra kalkışmıştır.
İşte buna tepki olarak Mukatil b. Süleyman harekete geçer. O da yüce Allah’ın sıfatlarını ispata çalışırken, bu arada çok daha ileri giderek, yüce Allah’ı kendi yaratıklarına benzetecek bir konuma getirir.
Mukatil b. Süleyman da böylece bir bid’atı önleyeyim derken, ondan da geri kalmayacak başka bozuk bir bid’atı getirmiş olur.

CEHMİYE: Bu mezhep de Kaderiye bid’atına tepki olarak doğmuş ve ona bir başka bid’atı ortaya atarak karşı koymaya çalışmıştır. Bu da Cebrîlik’tir.
Çünkü Kaderiye görüşünü savunanlar, bizzat kulun kendi fiillerinin yaratanı olduğunu savunmaktadırlar. Kulun fiillerinde yüce Allah’ın bir fonksiyonu, etkisi yoktur diyorlar.
İşte bu mezhebe tepki olarak Cehm b. Safvan harekete geçiyor. O da Kaderiye’nin görüşünü çürütmek için tam aksi olan görüşü ortaya atıyor ve şunu savunuyor:
“Mucid ve yaratıcı olan Allah’dır. Kul, yapacakları işleri yapmaya mecburdur. Bu konuda herhangi bir seçimi de yoktur, bir gücü de yoktur. Aksine kul, âdeta rüzgârın önündeki bir yaprak gibidir. Rüzgâr hangi taraftan eserse, o da o tarafa yönelir.” Böylece Cehm, bir bid’atı önleyeceğim derken bir başka bid’atı ortaya atmış oldu. Bu bid’atler ya öncekinin benzeri veya ondan çok daha kötüsü olabilmektedir. Çünkü bu, sonuçta teklif ve ceza konusunu da tamamen ortadan kaldırmaktadır.


3- YABANCILARIN ETKİLERİ
Bizim burada sözkonusu ettiğimiz yabancı etki, başka din ve mezheplerin sahiplerinden dolayı olan bir etkidir. Yeni yeni İslâm dinini kabullenenler, sapık akide sahibi ve fırkaların da bundan etkilenmesine neden oldular. Bunun öncülüğünü de Şia, Kaderiye ve Cehmiye yapmıştır.
Şia: Daha önceki sayfalarda da değindiğimiz gibi, Yahudî asıllı olan Abdullah b. Sebe, Hz. Ali ile ilgili aşırı fikirlerin ve inancın aslını oluşturmaktaydı.
Bu konuda Bağdadî der ki: “Ehl-i Sünnet muhakkikleri, İbn Sevda yani İbn Sebe hakkında şu ifadeleri ileri sürüyorlar: Aslında İbn Sebe, Yahudilik dinini teneffüs eden ve taşıyan bir kimse idi. Hz. Ali hakkındaki sapık tevilleriyle, yine Hz. Ali’nin çocukları hakkında sapık yorumlarıyla, İslâm dinini bozmayı amaçlamıştır. Müslümanların, tıpkı Hz. İsa hakkında Hristiyanlar’ın inancı gibi bir inanca müslümanların sahip olmalarını amaçlamıştır.” (71)
Çünkü İbn Sebe, Hz. Ali’nin ölümünü inkâr ediyor ve: “Doğrusu Hz. Ali göğe yükseldi. Tıpkı Hz. İsa’nın yükseldiği gibi göğe çekildi. O da pek yakında tekrar gökten inecek ve düşmanlarından intikam alacaktır” diyordu. (72)
İşte bu anlattıklarımızla bu yahudinin İslâm’a olan düşmanlığı açık bir şekilde ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu adamın ortaya attığı sapık düşünce giderek Şia mezhebi mensupları için bir akide halini almış oldu. Nitekim Hz. Ali’nin uluhiyetine ilişkin inancı yayan ve buna dair vasiyyetten söz eden de bu olduğu gibi, Şia imamları hakkında bu manadaki sapık düşünceleri yayan da yine bu adamdır.
İranlı İslâm düşmanları işin bu yönüne sarılarak ve bunu istismar ederek, Şia mezhebini yaygınlaştırdılar. Çünkü İslâm’ı kötülemek bakımından bu düşünce, amaçlarına ulaşabilmeleri için kendilerine en yakın olan bir düşünceydi. Çünkü her tarafta fetihlerle genişleyen İslâm dalgasının önüne geçilebilmesi, böyle mümkün olabilirdi. Zira İslâm onların tüm devletlerini yıkmış ve çıkarlarını engellemişti.
Bu gerçeği gereğince kavramış bulunan İbn Hazm, Farslılar’dan yani İranlılar’dan söz ederken, şu görüşleri dile getirir: “Farslar, İslâm gücüne karşı kılıç ve silahla karşı koyamayacaklarını anlayınca, bu defa müslümanları yenebilmek için bir başka yolu izlediler. İbn Sebe’nin izlediği ifsad edici yolun kendileri açısından oldukça yararlı olacağını anladıklarında hemen bunlardan bir kısmı İslâm’ı kabullendiklerini açıkladılar. Ehl-i Beyt sevgisi görüntüsüyle Şia’ya yanaştılar. Hz. Ali’ye yapılan zulmü çok ağır dille anlatmaya kalkıştılar. Daha sonra Şia’yı istedikleri gibi yönlendirdiler ve onları İslâm’dan çıkardılar.” (73)
İşte bu tür sapmalar, Allah düşmanları için bir malzeme haline geldi. Böylece halkı Allah’ın dininden saptırmak istiyorlardı. Fakat bunlar Hak ehli karşısında istediklerini elde edemediler. Çünkü Hak ehli, Allah’ın dinini gereğince biliyor ve bu din üzere dürüst bir şekilde yürüyorlardı.

KADERİYYE:
Daha önceki sayfalarda geçtiği gibi ilk kez bu kader konusunu aslında Hristiyan olan Sensüveyh adını taşıyan biri idi. Daha sonra onun bu görüşlerini Mabed el-Cühenî sahiplenmiştir.

CEHMİYYE:
İbn Kesîr’in İbn Asakîr’den rivayetine göre, Ca’d b. Dirhem ileri sürdüğü görüşlerini Beyan b. Sem’an’dan almıştır. Beyan b. Sem’an da savunduğu akideyi Talût’tan almıştır. Bu Talût da Lebîd b. Asam’ın kızkardeşi oğludur. Lebîd de bu adamın kızının kocasıdır. Lebîd b. Asam -ki bu adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’e büyü yapan kimsedir- da aynı akideyi bir Yemen’li yahudiden almıştır.
Ca’d’dan bu görüşü alan da Cehm b. Safvan’dır. (74)
İbn Teymiye’nin anlattığına göre: “Ca’d, Harran (Urfa)’lıdır. Çünkü bu bölgede oldukça Sabiîler ve felsefî görüşleri farklı farklı olan kimseler vardı. Adı geçen Sabiîler’in pek azı dışında tümü tamamen şirk üzereydiler. Bunların âlimleriyse felsefecilerdi.” İbn Teymiye devamla der ki: “Bu akideyi savunanların Rabb hakkındaki görüşü, sıfatları inkâr idi. Bunlara göre, yüce Allah’ın sadece selbî, ya da izafî veya bunlardan mürekkep olarak sıfatları vardır. Sabiîler’den bu felsefî görüşleri Ca’d b. Dirhem almıştır.” (75)
Aynı görüşleri Cehm b. Safvan da, Ca’d b. Dirhem’den almıştır. İşte bu görüş giderek Semeniyye’ye (76) ve bunların münazaralarına kadar ulaşır.
İmam Ahmed b. Hanbel (rh), Cehm ile Semeniyye arasında geçen bir münazarayı rivayet eder. Konu yüce Allah’ın isbatıyla ilgilidir. Bu tartışmada Cehm öylesine ileri gider ki, yüce Allah’ı görülmeyen, duyularla bilinemeyen ve duyulamayan ruha benzetir. (77)
Aktarılan bilgilerden öyle anlaşılıyor ki, sapık fırkaların savuna geldikleri birçok inançlar, müslüman oldukları halde bu kimselerin birlikte yabancı din ve kültürlerin etkisiyle meydana geldiği görülmektedir.

4- ŞERİATLE İLGİLİ HÜKÜMLERDE AKLIN ÜSTÜNLÜĞÜNÜN KABULÜ VE HAKEMLİĞİ
Daha önce örneklerini sunduğumuz bid’at ehli mezhep sahipleri, herşeyde akla öncelik vermeleri ve aklı herşeyde hakem kabul etmeleri nedeniyle, inançla ilgili konularda da akla hakemlik rolünü vermişlerdir. Dolayısıyla zihinlerinde hükme bağladıkları bir hususa aykırı gelmesi halinde hemen bu yolla red cihetine gidebilme imkanını elde etmişlerdi. Herhangi bir hadisi böylece akılcı bir düşünceyle ya kabul etmiyorlar veya farklı bir yoruma tabi tutuyorlardı. Haliyle bu da kendilerini, bir çok hadisleri redde ve rivayetleri hakkında öne geri görüş ileri sürmeye götürmüştür.
İmam Şatıbî merhum, bu bid’at erbabınca kabul edilen kimi istidlal yollarından sözetmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:

Kendi amaçlarına ve mezheplerine aykırı gördükleri hadisleri reddederek, bunun akla aykırı olduğunu, eldeki delillerin öngördüğü ölçüye uymadığını söyleyerek reddederler ve bunun gerekli olduğunu söylerler. Meselâ kabir azabını inkâr edenler gibi... Daha sonra da bunlar tarafından reddolunan hadislerden bazılarını örnek olarak verir. Sonra da devamla der ki: İşte bu ve benzeri sahih hadisleri, hem de adil kimselerden nakledilenleri red ve inkâr ederler.
Hatta bunlar o derece ileri gidiyorlar ki, sahabe ve tabiîn ravilerine bile dil uzatmışlardır. Adil olduklarında ve imametlerinde ittifak olunan muhaddisleri de dillerine hedef seçmişlerdir. (78)
Nitekim, Mutezile mezhebi araştırıcılarının hal tercümelerini incelediğimizde, bu söylediklerimizin doğruluğunu bizzat onların kendi sözlerinde bulabiliriz.
Habib’in kendi senediyle yaptığı rivayete göre, ki bu rivayeti Amr b. Ubeyd’den yapmaktadır, Amr b. Ubeyd de Mutezile mezhebi araştırıcılarındandır. Bu adam sadık ve masduk (hem doğru ve hem doğrulanan) zatın (Resulullah'ın) hadisini zikrediyor. Diyor ki:
“Eğer, A’meş’in şöyle söylediğini işitmiş olsaydım, kesinlikle onu yalanlardım. Eğer Zeyd b. Zehb’in bunu söylediğini duymuş olsaydım, ona cevap vermezdim. Eğer, bunu söyleyenin Abdullah b. Mes’ud olduğunu duyaydım onu kabul etmezdim. Eğer Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bunu söylediğini işitseydim, o zaman da yüce Allah’a şöyle derdim: “Sen bu şey üzere bizden misak (söz) almadın.” (79)

İbn Kuteybe de aynı şekilde; Nazzam da bu hadisi böylece reddediyor diye belirtmektedir. Nitekim ondan da bu manada cevap alınmış olup, kendisi reddolunmuştur. (80)
Daha sonra İbn Kuteybe ona verdiği red cevabının sonunda şöyle der: “Bu adamın bir takım hadislerle ilgili olarak öyle ifadeleri var ki, güya o hadislerle Kitap çelişmektedir. Öyle hadisler ki, bunlar akıl yönünden bir değere sahib değildir. Anlattığına göre akıl kimi zaman haberleri nesheder; birbiriyle çelişen hadisleri de aynen nesheder.” (81)
İnsanlar akıl bakımından farklı farklı düşünürler. Yani insanların kendi aralarındaki bir konuya ilişkin düşünceleri farklılık gösterir. Birinin kabul ettiğini diğeri inkâr eder. Birinin düşündüğü ve tasavvur ettiğinden bir başkası habersiz olabilir. Dolayısıyla akıllar düşünme itibariyle hep farklı şeyler ortaya koyarlar. O halde farklı farklı sonuçlar ortaya koyan akıllardan acaba hangisinin hükmü ölçü alınacak, şer’î gerçekler için hangi akıl ölçü olarak kabul olunacaktır?
Ayrıca madem ki akıl her şeyi çözebilecektir, o zaman inzal olunan vahye ne gerek olabilir? Kısaca Allah için nelerin vacip olabileceğini, nelerin olmayacağını akıl kendi başına bilecek ise, o zaman vahyin gereği nedir? Aksine onların bu görüşlerine göre vahiy, her şeyi akla yüklemiş ve kendisi de uymuş demektir. Çünkü akıl bunlardan bir takımlarını, akla uygun görmeyerek reddedebilir ve onları asıl manasının dışındaki bir takım manalara yorumlayabilir.

5- FELSEFE KİTAPLARININ ARAPÇAYA ÇEVRİLMESİ

Putperest inançlarını kapsayan Yunan felsefesi ile başka felsefelerden bazı kaynaklar Arapça’ya terceme edildi. Özellikle bu hareket halife Me’mun döneminde başladı. Bir takım müslümanlar bu kaynaklara muttali olunca, burada yer alan hüküm ve metodlara, düşüncelere aldandılar. Bilhassa araştırma metodlarına aldandılar. Öyle ki, müslümanlar bu aldıklarını kendileri için birer değişmez ölçü kabul eder oldular. Nitekim şer’î hakikatleri de bu ölçüler çerçevesinde değerlendirir oldular. Kısaca kitap ve sünnetten kendilerine gelenleri, bu felsefî metodlar ölçüsünde, onlara uygun gelebilecek tarzda yorumlamaya, te’vile gittiler. Oysa bundan dolayı oldukça büyük tehlikeler ve sapıklıklar doğmuştur.
İbn Teymiye (rh) bu konuda der ki: “Daha sonra Yunan kitapları, özellikle ikinci yüzyılın sınırları içerisinde, bundan önce ve daha sonraları olmak üzere Arapça’ya terceme edildi. Kelamcılar bunları aldılar. İlâhiyat konularına ilişkin türlü türlü batıl şeyleri bunlardan aktardılar ki, bunların çoğu halkı saptırıyordu. Bundan dolayı insanlar bölük pörçük oldular. Bir takım kimseler bunları kabullenirken, bir takımları da bu felsefî kitaplarda yer alan bilgileri yüceltiyorlar, kimileri de bunların metodlarından ve kaidelerinden elde ettiklerini kendi usul ve kurallarına arzediyorlar. Böylece kendilerince uygun olanlarını kabulleniyor, olmayanlarını da almıyorlardı. Bir takımları da bunlardan edindiklerini peygamberlerin getirdiği kitap ve hikmete arzediyorlar, böyle değerlendiriyorlardı.
İşte felsefî kaynakların Arapçalaştırılması nedeniyle bir çok fesad odakları ortaya çıktı, sıkıntılar doğdu. İşi aşırılığa vardıranlar olduğu kadar, peygamberlerin yüce Allah’dan getirdikleri kitap ve hikmeti anlamada oldukça yanlış düşüncelere sapanlar da bulunmaktaydı. (82)
Şehristanî’nin Mutezile ile ilgili ifadeleri daha önceden geçmişti. Mutezile âlimlerinin felsefî kaynakları ne derece araştırdıklarını da görmüştük. İşte bundan dolayı Mutezile, kendi metodlarıyla felsefî metodları birbirine karıştırmıştır.
Nitekim Şehristanî yine şöyle der: “Ebu’l-Huzeyl Allâf, bu kesimin en büyük hocaları idi. Bu da tıpkı felsefeciler gibi “Yüce Allah ilmiyle âlimdir, ilmi de O’nun zatıdır. Aynı şekilde kudretiyle kadirdir, kudreti de yine O’nun zatıdır” diye savunuyordu. Dolayısıyla kelam ile ilgili olarak bir takım bid’atler ortaya koydu.”
Yine şöyle diyor: “Aslında İbrahim b. Seyyar en-Nazzam, halife Mu’tasım döneminde, felsefî görüşler ve mezheplerin ortaya konmasında oldukça aşırılığa gidiyordu. Kader konusunda ve Rafizîlik gibi görüşler nedeniyle bu türden bid’atlerle Seleften ayrılıyordu. Ayrıca sözünü edeceğimiz bir takım meselelerle de ashabından ayrılmaktaydı.” Ayrıca bunların yolunda olan bir takımlarından da söz ediyordu. (83)
Bu kısa açıklamadan da anlaşıldığı gibi, Mutezile’yi savunanların putperest felsefeden ve onları savunanlardan ne kadar etkilendiklerini görmüş olduk.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

BİD’ATÇILAR KARŞISINDA İSLÂM ÜMMETİNİN DURUMU


Önceki sayfalarda bid’atlerin ortaya çıkış tarihini sunup, bunun perde arkası nedenlerini de sergiledikten sonra, şimdi İslâm ümmetinin ya da toplumunun bunlar karşısındaki durumunu, bu bid’atleri savunanları nasıl karşıladıklarına dair tutumlarını görelim.

BİRİNCİ DÖNEM: O.... 37 H.

Bu ilk dönem gerçekten saydığımız bid’atlerden tamamen uzak olan en temiz dönemdi. İşte bu yüzden bu döneme, İslâm ümmetinin birliği ve tek bir akide üzerinde birleşmeleri nedeniyle “ALTIN DÖNEM” denmektedir. Çünkü bu dönemde herhangi bir farklı görüş ileri süren, bir muhalefet sergileyen olmamıştır.
Bu dönem gerçekten en sağlıklı örnek bir dönem teşkil ediyordu. Diğer zaman dilimlerinde, hatta zaman dilimlerinin tümünde İslâm yolunda ilerlerken, bu ilk dönemi kendisi için temel kabul edip, o yolda yürüyen Ehli Sünnet ve’l-Cemaat, İslâm’ı anlamada ve tanımada bunu esas alarak yürümüştür. Dolayısıyla bu ilk neslin tanıdıkları ve açıkladıkları manada, Ehl-i Sünnet buna tutunmuş, bu ilk dönemin ortaya koyduklarını açıklamaya çalışmıştır. Bu ilk devirdekiler hangi şeylerde susmuşlar ve hakkında konuşmamışlarsa, Ehl-i Sünnet de aynen onlardan uzak durmuş ve terketmiştir. Çünkü bunlar, Allah’ın elçilerinden sonra halkın en hayırlılarıdırlar. Allah’ın dinini çok daha iyi bilenlerdir. Yine yüce Allah’ın yarattıkları içerisinde muradının ne olduğunu en iyi bilenler de bunlardır. Yüce Allah bunları Hz. Peygamberinin sohbetinde olma bahtiyarlığına erdirmiş, bunun için seçmiştir. Dinine yardımı, kelimesinin yücelmesini bunlar eliyle sağlamıştır. Tebliği de yine bunlar eliyle yapmıştır. Doğrusu bu, şereflerin en yücesi ve yüce yaratıcıları tarafından da tezkiyelerin en büyüğüdür.
Kim de onları örnek edinmez ve onların izledikleri yoldan yürümezse, doğrusu onlar bir tehlikeli yar kenarında olup, dönüş yapmamaları halinde cehenneme yuvarlanırlar.

İKİNCİ DÖNEM: 37-100 H. Yıllar arası.

Bu dönem içerisinde özellikle bid’atlerin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu dönemde ortaya çıkan bid’at mezheplerini şöylece sıralayabiliriz:
a) Haricîler,
b) Şia hareketi,
c) Kaderîler.

HARİCÎLER:
Bu fikri savunanlar, özellikle görüşlerini kabul ettirmek için kılınca yani silaha sarılmışlardır. Hz. Ali (r.) bunlarla münazara ve tartışmalar yapmış, bu amaçla kendilerine Abdullah b. Abbas’ı göndermiştir. Nihayet Hz. Ali’nin çalışmaları sonucu, bunlardan birçokları sapık düşüncelerini bıraktılar. Hatta Hz. Ali (r.a.), kabul etmeyenlere karşı savaşa da girişti. (84)

ŞİİLER:
Hz. Ali (r.) Şia’lardan kimilerini ateşte yakmakla, kimisini de sürgüne göndermekle cezalandırmıştır ki, bu kesimi oluşturan Şiîler, inançlarında taşkınlığa varanlardı. (85)
Ayrıca kendisini Şeyhayn’e yani Hz. Ebu Bekir’le Hz. Ömer’e tafdil edenleri, üstün görenleri de cezalandırmıştır. Bu inançta olanlara kırbaç vurdurmuştur. Nitekim kendisinden gelen ifadeye göre şöyle buyurmuştur: “Kim, beni Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’den üstün olarak gösterirse, kesinlikle böylelerine iftiracıya vurulan had cezasını uygularım.” (86)

KADERÎLER:
Sahabe, bunlarla ilişkilerinin olmadıklarını, onlardan uzak olduklarını açık bir şekilde belirtmişler ve bunların ümmetin Mecûsîleri yani ateşperestleri olduklarını haber vermişler, bunlarla muamelede bulunurken, kendilerine İslâmî muamele ile muamelede bulunulmamasını belirtmişlerdir. (87)

MÜRCİE:
Selef âlimleri özellikle bunları reddetmeye çalışmışlardır. İfadelerindeki itikadî bozuklukla mücadelede bulunmuşlardır. Selef âlimleri şer’î delilleri sergileyerek, imanın aynı zamanda ameli de kapsadığını ortaya koymuşlardır. Nitekim yazar, kitabının sonunda “iman” bölümünde bunu açıklayacaktır.

ÜÇÜNCÜ DÖNEM: 100-150 H. Yıllar Arası.
Bu dönem özellikle bid’atlerin ortaya çıktığı dönemlerin en kötüsüdür. Çünkü bu dönemde yüce Allah’ın zatı hakkında, sıfatlar hakkında konuşmalar o denli ileriye vardırılmıştır ki, kimileri tümüyle reddederken, kimileri de işi teşbihe kadar vardırabiliyordu.
Nitekim Ca’d b. Dirhem bunların başında yer alıyordu ki, bu kişi, Halid b. Abdullah el-Kasrî tarafından öldürülmüştür.
Cehm b. Safvan aynı şekilde bid’atlerin savnucusu olarak ortaya çıkmış, bu şahıs da Müslim b. Ahyez tarafından öldürülmüştür.
Vasıl b. Atâ’ya gelince, bu şahıs “el-Menziletu Beyne’l-Menzileteyn” yani “Büyük günah işleyen kimse ne cennetliktir, ne de cehennemlik, bu ikisi arası bir yerdedir” sapık düşüncesini ortaya atan kimsedir. Bu yüzdendir ki Hasan-ı Basrî merhum, bu şahsı kendi ilim meclisinden uzaklaştırmıştır.
Mukatil b. Süleyman’a gelince, bu kişi Teşbih inancıyla töhmet altında bulunan bir kimsedir. Daha önceki sayfalarda da geçtiği gibi, İmam A’zam Ebu Hanife kendisi hakkında şu fikri söylemişti: “Bize doğudan iki iğrenç akım geldi. Sıfatları tümüyle reddeden Cehm’in akımı ve bir de teşbihçi olan Mukatil’in akımı.” (88)
Ümmetin sonradan gelen değerli âlimleri, bu bid’atlerle ve bid’atcılarla mücadelede bulunmuşlar; onları uzaklaştırmaya, akidelerini araştırmaya çalışmışlardır.
Nitekim Halife Ömer b. Abdülaziz, bir kaderiyeci olan Gaylan el-Kaderî’yi huzura getirtmiş, onunla tartışmalarda bulunmuş, onun tevbesini ilan etmesini sağlamış ve kendisinden bir daha kader konusunu ele almaması yönünde söz almıştır.
Ancak Halife Ömer b. Abdilaziz’in ölümüyle Gaylan tekrar eski inancına döner. Bunun üzerine Hişam b. Abdülmelik kendisini huzura getirtir ve yeniden bir münazara meclisi oluşturur, daha sonra da kendisini öldürtür.
Ayrıca Hişam, İmam Evzaî ile başka bir kaderci görüşü savunucusu arasında yine bir oturum düzenler, daha sonra bu Kaderiyeciyi de öldürtür.
Mehdî de, Medine halkından kaderciliği savunan bir takım kimseleri huzura getirtir, onları kırbaçlayarak cezalandırır. Nitekim bu rivayet de yakında gelecektir.
İşte o dönemdeki halifelerin bu bid’atçılar karşısındaki tutum ve tavırları bundan ibaretti, sapıklarla böyle mücadele ediyorlardı.

DÖRDÜNCÜ DÖNEM: 150-234 H. Yıllar arası.
Bu dönemde iki merhale sözkonusudur.
Birinci merhale: Münazaralar ve mücadeleler merhalesi. Özellikle taifeler arasında kelamî manadaki münazara ve tartışmalar vardı.
İkinci merhale: Bu dönem Halife Me’mun’un göreve geldiği hilafet dönemidir. Bu dönemde Ehl-i Sünnet ile Mutezile arasında Kur’ân’ın mahluk olup olmadığı konusunun tartışıldığı bir dönemdir. Ehl-i Sünnet Kur’ân’ın mahluk olmadığını savunurlarken, Mutezile mezhebi savunucuları, Kur’ân’ın mahluk olduğunu savunuyorlardı.
Bu arada Mutezile mezhebinden olanlar Halife Me’mun’u kendi mezheplerine ve taraflarına çekmeyi başardılar. Böylece Mutezilî görüşü savunanlar, Halife Me’mun’a baskıda bulunarak, mezheplerinin ümmete zorla kabul ettirilmesini istiyorlardı. Dolayısıyla silahlı Mutezilî kesimle, silahsız Ehl-i Sünnet arasında fitne çıktı. Ehl-i Sünnet kendi akide ve inançlarında direnip, bunu isbat ediyorlar, Mutezile’nin istediği anlamdaki bir inanç ve akideye katılmıyorlardı. Ehl-i Sünnet’ten kimileri bu yüzden hapse atıldı, kimisi de öldürüldü. Bunun üzerine ortaya çıkan fitne H. 218’den H. 234 yılına kadar sürdü.
Daha sonraları Halife Mütevekkil döneminde Ehl-i Sünnet güç kazandı. Böylece Ehl-i Sünnet inancı zaferle çıktı. Mutezile mezhebi de bir daha egemen olmamak üzere bozguna oğradı.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
SELEF MEZHEBİNİN TEDVİN MERHALESİ


“Kur’ân, mahluktur” tarzındaki görüş fitnesi, Selef mezhebinin doğmasına ve uyanmasına neden oldu. Böylece sapık mezhepler karşısında daha uyanık bulunma gereği doğdu. Özellikle Mutezile karşısında. Çünkü bu mezhep oldukça güç ve imkân kazanmıştı, büyük bir dereceye varabilmişti. Bu arada Ehl-i Sünnet âlimleri hemen harekete geçtiler ve Hakka yardım, İslâm sancağının yeniden yükseltilmesi noktasında, ümmetin uyarılmasında, bu sapık mezhepler karşısında neler yapılması gereği hususunda üzerlerine düşeni ve gerekeni yapmaya başladılar. Âlimler böylece harekete geçtiler ve sahih, doğru olan akidenin hemen her yerde yükselmesini sağladılar. Mutezile mezhebinin sarsılmasını ve ümmetin bundan uzak durmasını temin ettiler. Bu sapıklık henüz deliğinde iken çıkmasına izin verilmedi ve olduğu yerde söndürülmesi sağlandı. Artık Mutezile mezhebi bir daha belini doğrultamadı, kendi bayrağını dalgalandıracak imkân bulamadı. Ancak pek az yerlerde zaman zaman varlığını göstermeye kalkışıyordu.
Artık yeni bir merhale başlamıştı. Bu dönemde, Ehl-i Sünnet âlimleri tedvin ve telif hizmetine oldukça önem verdiler. Eserleriyle sahih ve doğru olan akideyi, bu akideden sapanları teker teker açıklamaya başladılar.
Meydana getirilen bu telif eserler iki farklı metod izlemekteydi:
a) Red metodu,
b) Arz metodu,


A) Red Metodu: Bu metodda öncelikle hasmın şüphe uyandırdığı noktalar gündeme getiriliyor. Sonra da bunlar birer birer ele alınıp kitap ve sünnetten, sahabi ve tabiîn sözlerinden ortaya konan delillerle çürütülüyordu. Bu konuda oldukça eserler verilmişti. Önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Ebu’l-Kasım b. Sellam’ın (H. 224/838 m) “Kitabu’l-İman”ı.
2- Ahmed b. Hanbel (241/855)’in “er-Reddü Ala’z-Zanadika ve’l-Cehmiye”si.
3- Abdullah b. Muhammed Abdullah el-Cuhfî (229/843)’nin “er-Reddü Ale’l-Cehmiyye”si.
4- Ebu Abdillah Muhammed İbn İsmail Buharî (256/869)’nin “er-Reddü Ale’l-Cehmiyye”si.
5- Abdullah b. Müslim b. Kuteybe (276/889)’nin “el-İhtilaf fi’l-Lafzı ve’r- Redd Ale’l-Cehmiyyeti ve’l-Müşebbiheti”si.
6- Osman b. Saîd Darimî (280/893)’nin “er-Reddü Ale’l-Cehmiyye”si.
7- Osman b. Saîd Darimî’nin “er-Reddü Alâ Bişri’l-Merîsî”si.
8- Abdurrahman b. Ebu Hatim (327/938)’in “er-Reddü Ale’l-Cehmiyye” (89)’si.
Yukarıda isimlerini verdiğimiz eserlerden üçüncü maddede yer alan kitap ile sonuncuda yer alan kitabın dışındaki tüm kitaplar basılmıştır.
B) ARZ Metodu: Bu metoda göre önce, kitap ve sünnetten, sahabe ve sahabeye güzellikle uyan tabiîn sözlerinden doğru olan akide ele alınırdı. Bu tür eser verenlerden de aşağıdaki isimleri sayabiliriz:
1- Ahmed b. Hanbel (241/855)’in “es-Sünnetü” adlı risalesi, matbudur.
2- Ebu Bekr b. Esrem (272/885)’in “es-Sünnetü” adlı eseri. (90)
3- Abdullah b. Ahmed b. Hanbel (290/902)’in “es-Sünne”si, matbudur.
4- Mervezî Muhammed b. Nasr (294/906)’ın “es-Sünne”si, matbudur.
5- Hilal Ahmed b. Muhammed b. Harun (311/923)’un “es-Sünne”si. (91)
6- İbn Huzeyme (311/923)’nin “et-Tevhîd”i, matbudur.
7- Ubeydullah b. Muhammed b. Batta (387/997)’nın “el-İbâne”si, yazma. (92)
8- Muhammed b. İshak b. Mendeh (395/1004)’in “et-Tevhîd” adlı eseri. Yazma. (93)
9- Ebu Abdullah Muhammed b. Abdullah İbn Ebu Zemeneya (399/1008)’in “Şerhu’ş-Sünne”si. (94)
Yukarıda adını verdiğimiz kitaplardan sadece dördü basılmıştır. Bunlar da Ahmed b. Hanbel’in “es-Sünne” adlı eseri, yine oğlunun “es-Sünne” adlı kitabı, İbn Huzeyme’nin “Tevhid” kitabıyla Mervezî’nin Sünnet” adlı kitaplarıdır.
İşte Ehl-i Sünnet’in akideyle ilgili onlarca telif eserlerinden sadece bazıları. Bir kısmı ise ya kaybolmuştur ya da henüz kütüphanelerde keşfedilecekleri ya da tesbit olunacakları günü beklemektedirler. Henüz baskıları yapılmayıp bekleyenler de bir hayli vardır.
Saydığımız kitapların tümünün üzerinde durdukları tek bir mesele vardır: “Ümmetin tekrar doğrudan kitap ve sünnete bağlanmaları, bu iki kaynağı anlamada salih selefin yolunu izlemeleridir. Dolayısıyla bu sayede sonradan ortaya çıkan sapık görüş ve düşüncelerden uzak kalmalarının sağlanmasıdır.”

BEŞİNCİ BÖLÜM
AKİDE’Yİ TESBİTTE VE BİD’ATLERİ REDDETMEDE EHL-İ SÜNNET METODU


İtikad ile ilgili meseleleri tesbit noktasında ve bid’atleri de reddetmede Selef âlimlerinin çok seçkin ve belirgin bir metodu bulunmaktadır. Biz bu metodu, onların kitaplarını ve eserlerini incelediğimizde görebilmekteyiz. Şöyle ki:
1- Herhangi bir şeyin reddine ve te’viline gitmeksizin akideyle ilgili her meselede, kitabın ve sahih olan sünnetin hakemliği.
2- Genel manada dinî meselelerde ve özel olarak da akideyle ilgili meselelerde sahabeden gelen görüşleri almak.
3- Aklın sınırları içerisinde yer almayan itikadla ilgili meselelerde konuşmamak, o konulara dalmamak.
4- Bid’at ehliyle mücadeleyi elden bırakmamak, onlarla aynı meclislerde bulunmamak, sözlerine değer vermeyip dinlememek, şüphelerini ortaya koymamak.
5- Müslüman cemaatıyla birlikteliğe önem vermek ve bunların birliğini sürdürmek.
İşte İslâm akidesini tesbitte, bid’at ehline gereken cevabı vererek onları reddetmede Selefin izlediği yol budur.

Meseleye Kur’ân’dan delil getirerek konuyu tesbit etmek, müslümanlar arasında zaten üzerinde ittifak olunan bir noktadır. Ancak akılcılar, çoğunlukla sıfatlarla ilgili âyetleri te’vil ediyorlar. Hem de asıl manasından başkaca bir anlama yorumluyorlar. Ehl-i Sünnet ise, bu türden olan sıfatları zahirî anlamında kabul ediyorlar ve o manaya hamlediyorlar. Bu konuda herhangi bir yoruma ya da te’vile gitmiyorlar.
Mutezile imamlarından Kadı Abdülcebbar şöyle der: “Kur’ân-ı Kerîm’de bir takım âyetler varid olur da, zahirine göre bunlar teşbihi gerektiriyorsa, o zaman kesinlikle bunların te’vili gereklidir. Çünkü lafızlar farklı manalara ihtimallidirler. Oysa aklın öngördüğü delilin ihtimallerle, varsayımlarla ilgisi yoktur.” (95)
İşte yüce Allah’ın sıfatlarıyla ilgili Mutezile’nin izlediği yol budur. Ancak Ehli Sünnet, bu anlamda bir yol izlemeyip, âyetleri zahirî manasına hamlederler, sıfatlarla ilgili ayetlerden herhangi birisini te’vile kalkışmazlar.
Sünneti delil sayma meselesine gelince, bu konuda Ehl-i Sünnet ile akılcılar arasında ihtilaf bulunmaktadır.
Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den gelen sahih hadisleri delil ve şahit olarak kabullenmektedirler. Bu konuda bunlar üzerinde herhangi bir söz söylememekte veya te’vil yönüne de gitmemektedirler.
Biz de bu arada Seleften bize gelen bir takım nasslara bakarak bu metodu açıklayacağız.
Meselâ bunlardan bir tanesi, sıfatlarla ilgili olarak Ahmed b. Hanbel’in söylediği görüştür. Der ki: “Biz onlara iman ederiz, onları tasdik ederiz, onlardan herhangi bir şeyi reddetmeyiz. Yeter ki sahih isnadlarla gelmiş olsunlar.” (96)
Nitekim rü’yet hadisleriyle ilgili olarak der ki: “Bunlar sahih hadislerdir. Bunlara iman ederiz ve öylece kabul ederiz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)’den sahih isnadlarla bize gelen her hadise inanır ve öylece kabul ederiz.” (97)
İbn Uyeyne de rü’yet hadisiyle ilgili olarak der ki: “Onları duyduğumuz gibi rivayet etmek, bizim görevimizdir, bize borçtur. Yeter ki, kendilerine güvendiklerimizden ve hoşnud kaldıklarımızdan bize duyurulmuş olsun.”(98)
Muhammed b. Hasan’a, yüce Allah’ın sıfatlarından söz eden kimi hadisler hakkında sorulunca: “Doğrusu bu hadisleri sika-güvenilir kimseler rivayet etmişlerdir” demiştir. (99)
Bir takım sıfat hadisleriyle ilgili olarak Ebu Ubeyd de şöyle der: “Bize göre bu hadisler gerçektir. Bunları güvenilir raviler birbirlerinden rivayetle bize aktarmışlardır.” (100)

İşte zayıf ve mevzu (uydurma) hadisler dışında sahih hadisleri kabul etmede Selefin izlediği yol budur.
Fakat aklı ön planda tutan akılcılara gelince, bunlar Selef metodundan farklı bir yol izlemektedirler. Yani Nebevî hadisleri şahit ve delil kabul etmede Selefin izlediği yolu izlememektedirler. Bunlar, sahih de olsa, sünnet tevatür derecesine varmadıktan sonra reddederler. Sadece bu konuda akıllarınca uygun bulduğunu kabul ederler.
Nitekim biz burada Mutezile imamından bir parça sunacağız. Bilindiği gibi bu adam Mutezile’nin kurallarını belirleyen Kadı Abdülcebbar’dır. O bize bu sapık metodu açıklıyor; diyor ki:
“Hz. Peygamber’in hadislerinden, red ve kabul yönünden bölümlerinden söz ederken şu ifadelere yer veriyor: “Ne doğruluğu ne de yalan olduğu hakkında elimizde kesin bir bilgi olmayan hadisler, tıpkı âhad hadisler gibidirler. Bunlar, eğer şartlarını haiz olarak gelmişlerse, bu türden hadislerle amel etmek caizdir. Fakat bu türden rivayetler şayet itikadı ilgilendiriyorsa, o takdirde amel etmek caiz değildir. Ancak bu türden rivayetlerin akla uygun gelmeleri halinde, bunların mucibiyle amel edilir. Fakat bu amel edilir olması, bunun herhangi bir yerinin olmasından ötürü olmayıp, ancak aklın öngörmesi sebebiyle olabilir. Eğer bunlar aklın öngördüğü ölçülere uygun düşmezse, bu durumda gerekli olan onu reddetmektir. Ayrıca Peygamber (s.a.v.) böyle bir hadis söylememiştir, diye hüküm vermektir. Şayet peygamber böyle bir şey söylemişse, mutlaka onu hikaye yoluyla başkalarından nakletmiştir. Tabii ki bunun başkaca bir yorumu yoksa, zoraki bir yoruma gidiliyorsa, atılır. Değilse, bu durumda vacip olan onu te’vil etmektir.” (101)
İşte Mutezile mezhebinin bu konudaki inancı ve görüşü budur. Bunun içindir ki, Selef âlimleri bu sapık yöneltmelere karşı çıkmış ve mutlaka sahih sünnete bağlanma gereği üzerinde durmuştur.
Sahih sünnetin kesinlikle aklî değerlendirmelerin üzerinde tutulması gereğini vurgulamışlardır.
Sahabî kavillerinin alınması ve bunların görüşlerinin kendilerinden sonra gelenlerin görüşlerinden önce tutulması konusuna gelince, bunlar şundan kaynaklanmaktadır. Çünkü bunlar Kur’ân’ı müşahede etmişler ve vahiy çağını yaşamışlardır. Dolayısıyla bunların zihinleri çok daha berraktır. Bid’atlerden ve sapıklıklardan uzaktır. Çünkü şer’î nassları, yararlandıkları dil ortamı nedeniyle daha iyi bir şekilde değerlendirmeye sahiptirler.
Bunların itikadî meselelere dalmamalarının sebebine gelince, bu onların idrakinden ve gerçekleri çok iyi değerlendirmelerinden kaynaklanıyordu. Onlar, beşer aklının gaybla ilgili olan işleri bağımsız bir şekilde değerlendirmekten aciz olduğunu biliyorlardı. Beşer aklının gayba ait meselelerde bağımsız olmadığının idrakindeydiler. Aklın görevi vahyin getirdiklerini anlamak, onlara uymak ve itikad etmektir. Yoksa vahyi reddetmek değildir, itiraza kalkışmak değildir. İşte sahabe bu gerçeği çok iyi biliyordu. Çünkü vahyin geliş amacı, farklı aklî düşünceler arasında bir ölçü ve terazi görevini yapmaktır. Çünkü O, Hakîm ve Hamîd olan yüce Allah tarafından indirilmedir.
Nihayet şunu da belirtmek isteriz: Aslında Selef âlimleri, bid’at ehli ile tartışmayı, bir arada bulunmayı hoş karşılamamaktadırlar. Aksine bunların akla şüphe sokan görüşlerinin müslümanlara aktarılmasını ya da sunulmasını menediyorlardı. Yasaklama nedenleri de, olayı aktaran kimsenin o konuda güçsüz, ilmî yeterliliğinin olmaması ya da onların görüşlerini geçersiz kılabilecek seviyede bulunamamasından idi. Durum böyle olunca bu tür sapık düşünceleri duyanlardan kimileri aldanabilir ya da okuyanlardan sapıtanlar olabilirdi. İşte bu menetme gerekçesinin altında müslümanların kalplerini korumak, akıllarını himaye etmek, düşüncelerini muhafaza altına almak bulunmaktadır. Ehl-i Sünnet’in ortaya koyduğu eserler sadece bid’at ehlinin saçmalıklarını ortaya koymaya yönelik değildi. Aynı zamanda onların görüşlerini sadece bir araya toplamakla da kalmayıp, Selef âlimlerinin kitaplarının amacı, bir cesaret de sağlıyordu. Dolayısıyla bu sayede o sapık düşüncelilerin görüşleri burada çürütülüyordu.

Seleften gelen eserler, bid’at ehlinin nasıl bir metod izlediklerine ilişkin gerçekleri ortaya koymaktadır. Elinizdeki bu tahkik kitaba ek olarak onlar da bu gerçekleri ortaya koymuşlardır.
Beğavî’nin Süfyân-ı Sevrî’den yaptığı rivayete göre, demiştir ki: “Bir kimse herhangi bir bid’atı işitirse, o işlenen bid’atı gittiği yerlerde anlatmasın, o bid’atı gittiği yerlerdeki kimselerin gönüllerine aktarmasın.” (102)
İbn Batta da Eyyûb’un şöyle söylediğini rivayet eder: “Ben, sessiz kalmaktan daha iyi bir şekilde onları cevap verecek değilim.” (103)
Abdullah b. Seriyye’den rivayete göre demiştir ki: “Bize göre sünnet, heva ve hevesine göre hareket edenlere cevap yetiştirmek değildir. Bize göre sünnet, onlardan herhangi biriyle konuşmamaktır.” (104)
Hanbel b. İshak b. Hanbel’den rivayete göre demiştir ki: Adamın biri Ebu Abdullah’a yazarak, ondan, bid’atçılara cevap konusunda bir kitap yazma iznini ister, kelamcılarla bir araya gelip onlarla tartışma ve delille cevap verme hususunda izin talebinde bulunur. Ebu Abdullah da kendisine şöyle yazar:
“Bizim işittiğimize ve ilim erbabından bizim aldıklarımıza göre, onlar, sapık kimselerle konuşmayı ve oturmayı hoş karşılamıyorlardı. Asıl mesele, Allah’ın kitabında ve Rasûlü’nün sünnetinde yer alana teslim olmak, ona başvurmaktır. Yoksa bid’atcılarla, sapıklarla bir arada bulunup onlara cevap yetiştirmek değildir. Çünkü onlar hep aklını karıştırırlar, görüşlerinden dönmezler. Allah’ın izniyle asıl kurtuluş onlarla bir arada bulunmamak, onlarla birlikte onların bid’atlerini tartışmaya kalkışmamaktır.” (105)
Bunun içindir ki Ehl-i Sünnet’ten olan yazarlar, eserlerinde Selef akidesini savunurlarken hep “arz” metodunu uygulamışlardır. Bunu da nakle ve akla dayalı delillerle kanıtlamışlardır, desteklemişlerdir. Herhangi bir şüpheye yer vermeksizin veya onların delillerine imkan vermeksizin akideyi ortaya koymuşlardır. Ancak pek az da olsa, farklı metod izleyenler de olmuşlardır.

Sadece red metodunu kullanan eserlerle gelince, yani hasımlarının görüşlerini sadece reddederek konuyu ele alan eserlere gelince, bunlar tam anlamıyla da olmasa bile, kısaca şüpheyi sunmakta, sonra da gerekenleri söylemektedir.
İşte Selef’in, dinî akideyi tesbitte izledikleri yol budur. Dolayısıyla onların eserlerini okumuş olanlar, akide yönünden onların böyle bir yol izlediklerini açıkça göreceklerdir.
İşte elinizde bulunan tahkikini yaptığımız kitabın yazarı da böyle bir yol izlemiştir. Bu zat “Hafız Ebu’l-Kasım Lâlekâî”dir. Onun sözkonusu ettiğimiz kitabı da, bu metodun en doğru bir örneğidir.
Bu eserde akaidle ilgili meseleler, karşıt görüşlerin düşünceleri ya da delilleri hiç aktarılmaksızın ele alınmaktadır. Selef akidesine aykırı bir görüşe burada yer verilmemektedir. Bu akidelerin doğruluğu hususunda kitap ve sünnetten şer’î delillere, sahabenin ve tabiînin kavillerine yer verilmiştir. Biz bu kitaba ve metoduna ayrıca müstakil bir bölüm ayırmış olacağız.
Selef metodunun açıklığına rağmen, delil olarak sunulan hadislerin sahihliğinin kabulü gerekmekte ve buna bağlı kalınması icabetmektedir. Bu konuda her ne kadar sahih hadisler delil olarak gösterilmiş ise de bir takım mezhep âlimleri böyle bir gerekliliğe pek uymamışlar, kimi zaman metodda bir gevşeme göstermişlerdir. Çünkü delil olarak hadislerin alınmasıyla birlikte, kimi zaman bu eserlerde mezhep açısından kötü olabilecek bir yol da izlenmiştir. Dolayısıyla -Mutezile ve benzerlerinde görüldüğü gibi- akılcılığın temsilciliğini yapanlar bu kötü örneklerden hareketle cesaret almışlardır. Bu kaynaklardan aktardıkları mevzu, münker, isnad bakımından zayıf ya da benzeri İsrailiyata ilişkin rivayetleri buralardan alarak örnek gibi göstermeye kalkışmışlardır. (106)
Şimdi biz burada kötü örnekleri içinde taşıyan bazı kitaplardan örnekler sunacağız:

1- Darimî’nin Merîsî’ye Red Kitabı (Darimî: 282/895 M.):
Merîsî’den şu hadisin te’vili rivayet olunmaktadır: “Allah, yaratıklarını yaratınca, .... dinlendi”. Bu hadisi İbn Asım rivayet etmiştir. Daha sonra Darimî bunu redde çalışıyor, te’vili (107) sebebiyle Merîsî’ye cevap veriyor. Oysa hadisin kendisi mevzudur, uydurmadır. Burada söylenmesi gereken sadece hadisin sahih olmadığıdır.
Yine devamla diyor ki: “Bir takım hadisler var ki, bu hadisler Hz. Peygamber (s.a.v.)’den gelmiştir. Âlimler de bunu söylemişlerdir ve o hadisleri rivayet etmişlerdir, ancak o hadisleri tefsir etme yönüne gitmemişlerdir. Ne zaman biri kendi görüşüne dayanarak bir tefsir ya da yorumlamaya gittiyse, onu da hemen itham etmişlerdir.
Bana, Ali b. Haşrem’in yazdığına göre, Vekî’a, Abdullah b. Ömer hadisiyle ilgili soru yöneltilmiştir: Hadis şöyledir: “Cennet, dürülerek, güneşin boynuzlarına asılmıştır.” İşte bu hadisle ilgili olarak Vekî: “Bu, şöhret bulmuş bir hadistir, rivayet olunmuştur, o da rivayet etmiştir.” cevabını vermiştir. (108)
Oysa bu eserin senedi bilinemiyor, senedi meçhul bir eserdir. Herhangi bir sünnet kaynağında buna rastlanılmamıştır. Dolayısıyla bunun meşhur bir hadis olduğu görüşü nereden ortaya çıkabilir?

2- İbn Ebî Asım (287 H./900 M.)’nın “es-Sünne” adlı eseri:
Kendi senediyle Katâde’ye varan rivayetinde ifade ettiğine göre, kendisi Ebu Saîd el-Hudrî’yi ziyaret etmiş, onu sırt üstü ayak ayak üstüne atmış olarak bulmuştur. Katâde elini kaldırır, onu öylesine şiddetli bir şekilde çimdikler ki, bunun üzerine Ebû Saîd: Beni acıttın ha! der. O da, benim de istediğim budur. Sen Rasûlullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini işitmedin mi: “Allah, yaratıklarını yaratınca, sırt üstü yattı, sonra da iki ayağından birini ötekisinin üstüne koydu. Sonra da şöyle buyurdu: Böyle yapmak yakışık almaz. Ebu Said de: Evet, dedi.” (109)Şeyh Elbanî bu hadisin açıklamasıyla ilgili olarak şöyle diyor: “Hadisin isnadı zayıftır. Metin de münker olup, adeta yahudi uydurması gibi bir şeydir.”
Yine kendi senediyle “Tâhâ sûresi”nin kıraatiyle ilgili rivayette bulunuyor. Hadis İbn Huzeyme’de yer alıyor. (110)
3- Ahmed b. Hanbel’in oğlu Abdullah (290 h./902 m.)’ın “es-Sünne” adlı kitabı:
Der ki: “Bana babam tahdis etti. Bize Yezid b. Harun aktardı, Attaf’tan bize el-Cerîrî haber verdi. Demiştir ki: “Allah, Musa’ya Tevrat’ı kendi eliyle yazmıştır. O sırtını kayaya dayamıştı. İnciden levhalara yazdı. Kalemin sesi duyuluyordu. Onun arasında sadece bir perde vardı.” (111)
Bu hadisin senedinde yer alan Ebu Attaf meçhul biridir. İbn Medînî bu konuda der ki: “el-Cerîrî dışında ondan rivayet yapan hiçbir kimseyi bilmiyorum.” (112)
Bu, meçhul bir kişiden gelen bir eserdir, hem senedi ve hem metni bakımdan meçhuldür. Bu gibi bir haberin rivayeti doğru değildir. Ancak iptal amacıyla rivayet olunabilir.

Yine der ki: “Bana babam tahdis etti. Bize Muaz b. Hişam Mekke’de anlattı. Babam bana Katâde’den, o da Kesîr b. Kesîr’den aktardı. O da Ebu İyad’dan, bu da Abdullah b. Amr’dan bildirdi. Demiştir ki: “Aslında Arş, bir yılana asılıdır. Vahiy de, zincirler (kaplar) içinde inerdi.” (113)
Bu eserde sadece Katâde’nin “Ananesi” yer almaktadır. Yani falandan filandan gibi... Oysa kendisi tedlis yapmakla tanınan biridir. Dolayısıyla bu sebep bile tek başına hadisin zayıf olması için yeterli gelirdi. Kaldı ki, bir de hadiste Kesîr diye biri yer alıyor ki, bu şahıs Abdurrahman b. Semüra’nın mevlası Basralı İbn Ebû Kesîr’dir. Bunun güvenilirliği de tartışmalıdır.

Yine der ki: “Bana babam anlatmıştı. Bize Ebu Üsame tahdis etmişti. Bize Hişam b. Urve haber vermişti. Bu da babasından, babası da Abdullah b. Amr’dan şöyle dediğini bildirmiştir: “Allah melekleri iki ziraın ve göğsün nurundan yarattı.” (114)
Bunda cemaat ricalinden Hişam b. Urve bulunuyor. Ancak ulema, bu şahsın babasından oldukça aşırı rivayetleri olduğunu belirterek, kendisini ayıplamışlardır.
Yakub b. Şeybe der ki: “Sikadır, güvenilirdir. Kendinden bir şey inkâra kalkışılmamıştır. Ancak Irak’a geldikten sonra, babasından yaptığı rivayetlerde ileri gitmiştir. Dolayısıyla kendi beldesi halkı bu yüzden kendisini hoş karşılamamışlardır. Bizim gördüğümüz ise, Hişam Irak halkı için suhulet göstermiştir. O babasından sadece duyduklarını anlatmıştır. Bunların anlatımında da dikkatli davranmamış, gevşeklik göstermiştir. Babasından duyduklarını irsal yoluyla, babasından olmadığı halde babasından aktarmıştır.”
Hişam burada duyduğunu açıkca bildirmiyor. Bundan ötürü de bunda bir zayıflık vardır. Hadisin metni münkerdir. Bu yolun dışında ne mevkuf ve ne de merfu olarak gelmiş değildir.

4- İbn Huzeyme (311 h./923 m.)’nin Kitabu’t-Tevhîd’i:
Bu kitabın yazarı, burada naklettiklerini veya burada rivayet olunanları sahih diye bildirmektedir. Fakat buna rağmen, yine de kitabında kendi şartlarına uymayan hadisleri de rivayet etmiştir. Bu hadislerin kimisi mevzu yani uydurma ve kimisi de münkerdir. İşte bazı örnekler:
Kendi senediyle Ebu Hüreyre hadisini rivayet ediyor. Demiş ki: “Yüce Allah, henüz Hz. Adem’i yaratmazdan ikibin yıl önce Tâhâ ve Yâsin sûrelerini okudu.” (115)
Bizim şu anda tahkikini yapmakta olduğumuz kitabın 368. rakamıyla geleceği gibi, bu hadis uydurmadır.

Yine der ki, bize Muhammed b. Beşşar anlattı. Dedi ki: Bize Hişam b. Abdülmelik anlattı, bize Velid haber verdi. Bize Muhammed b. Yahya anlattı. Demiştir ki: Bize Ebu’l-Velîd tahdis etti. Demiştir ki, Hammad b. Selem Ali b. Zeyd’den aktardı. Leys b. Sa’d rivayet etti, dedi ki: Bana Ziyad b. Muhammed, Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den, o da Fudale b. Ubeyd’den, o da Ebu Derda’dan, o da Rasûlullah (s.a.v.)’dan rivayet etti. Şöyle buyurdu: “Yüce Allah gecenin kalan üçte birinde (ya da kalan üç saatinde) iner...” Nihayet şu ifadelere gelir: “Üçüncü saatte ruhu ve melekleriyle dünya semasına iner de titrer ve şöyle der: İzzetim hakkı için Kayyum Benim.” (116)
Bu hadisin senedinde Ziyad b. Muhammed vardır. Bunun hakkında İmam Buharî, Nesâî, Ebu Hatim, İbn Hibban “münkeru’l-hadis” demişlerdir. Kendisinden hadis alınmaz.
Ayrıca İbn Hibban şunu ekler: “Meşhurlara dayanarak münkerleri rivayet eder. Bunun hakkı, bundan rivayeti terketmektir.” (117)

Yine burada Ali b. Zeyd b. Ced’an var ki, zayıftır, hüccet değildir. (118) Hadis metin bakımından münkerdir.
5- İbn Mendeh (387 h./997 m.)’in el-İman adlı eseri:
İbn Mendeh ya da Mündeh kendi senediyle Rasûlullah (s.a.v.)’den şöyle buyurduğunu rivayet ediyor. Hadis rü’yetle ilgilidir: “Gerçekten yüce Allah tecelli eder ve güler.” Bu rivayete şunu ekler: Yine Rasûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Öyle ki yüce Allah’ın dilleri ve azı dişleri gözüktü.” (119)
İbn Mendeh bu hususta sadece: “Bu ifadelerin üzerinde ileri geçerek bir şeyler söyleyen olmadı” demekle yetiniyor. Yani hadis ravilerinden bu rü’yet hadisiyle ilgili olarak bir şeyler söyleyen olmadı. Oysa burada kendisinin: “Bu hadis sahih değildir” diye dikkat çekmesi gerekirdi.

6- İbn Batta (395 h./1004 m.)’nın el-İbâne adlı eseri:
Kendi senediyle Ömer’e varan rivayette, Ömer demiş ki, Rasûlullah (s.a.v.)’tan şöyle buyurduğunu işittim: “Kim, Kur’ân mahluktur, derse, o kimse Aziz ve Celil olan Allah’ı inkâr etmiştir.” (120)
Yine kendi senediyle bu konuda bir kıssa rivayet eder: “Doğuda bir kadın dünyaya gelmiş, batıda da, bir erkek. Bu ikisi kötülükte bir araya gelmişler. Anka denen varlık bunu duyar ve bunu hoş karşılamaz. Anka’ya der ki, kadını tut, onu yanında koru, o da gerekeni yapar. Fakat bu erkekten sakınmasına rağmen, erkek sonunda kadına ulaşır.” (121)
İşte hoş karşılanmayan ve uygun görülmeyen bir takım münker rivayetler.. İşin acı yanı bu türden kimi rivayet Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini savunanların bile eserlerinde yer almışlardır. Bunların da Ehl-i Sünnet mezhebi üzerinde oldukça kötü etkileri olmuştur.
Zayıf olarak gelen rivayetlerse bir hayli fazladır, neredeyse hemen hemen hiçbir akide kitabı bunlardan kurtulamamıştır.
Kuşkusuz sözünü ettiğimiz bu değerli yazarların bu türden rivayetlere eserlerinde yer vermeleri bireysel yanlışlıklardır. Bu, Selef metoduna aykırıdır.
Sözkonusu eserlerdeki yanlışlıkların incelenmesi bakımından, bu eserlerin tahkik edilerek ele alınması, sahihle sahih olmayanın belirtilmesi artık bir zorunluluk göstermektedir. Bu da elbette araştırıcıların görevidir. Çünkü bizler, akidemizi isbat etmek için, Hz. Peygambere nisbeti uygun olmayan şeylere muhtaç değiliz ve İsrailiyat kalıntılarına da bir ihtiyacımız bulunmamaktadır.

Son dönem Ehl-i Sünnet âlimleri, sahih olmayanla olanı ayırdetmenin zarureti üzerinde durmuşlar, daha önce yazılmış olan eserlerden bunların ayıklanması gereğini belirtmişlerdir.
Nitekim merhum İbn Teymiye’nin şu sözü de bu gerçeği dile getirmektedir: “Burada gerekli olan, sahih hadisle yalan olanı birbirinden ayırdetmektir. Çünkü sünnet, batılın dışında olan hak sünnettir. Bunlar da, mevzu hadisler olmayıp, sahih olan hadislerdir.” (122)
Madem ki bu yapılanlar bireysel bir yanılgı olarak değerlendiriliyor ve bunlar akidenin açıklanmasında Selef mezhebine aykırıdır; mutlaka bu noktada uyarıda bulunmak gerekir. Yanlışların gösterilmesi icabeder. Böylece Allah’ın dininde yer almamış olan veya var sayılan bir şeyin vehmine kapılmış olunmasın. Çünkü böyle olmaması halinde, Selef âlimlerinin eserlerinde yer alan her şey, sıfatlarla ilgili olan rivayetler doğru kabul edilir veya böyle sanılır, bu da yanlışa götürür. Bundan uzak durmak gerekir.” (123)
Lalekâî’nin: “Şerhu Usûli İtikadi Ehli’s-Sünneti ve’l-Cemâati” adlı kitabı, metod ve muhteva bakımından Selef kitaplarının en önemlisidir. Fakat yine de hatasız sayılmaz. Nitekim az önce isimlerini saydığımız kimi yanlışlar bu kitapta da görülebilmektedir.
Bunun içindir ki, bunun tahkikini ele almak, burada sözkonusu olan hadislerin sahih olanının sahih olmayanından ayırdedilmesi gerekiyor. Bu, gerçekten zorunlu bir iştir. Başka kitaplara benzememektedir. Çünkü inancı ilgilendirmektedir. İnancın korunması esastır.
İşte, bu, bizim bu kitapta yüce Allah’ın izni ve yardımıyla ele aldığımız bir husustur. (124)
1) Bk. İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, 1/71.
2) Bk. Miftâhu’s-Saâde, 2/162.
3) Bk. Aliyyu’l-Karî, İ’lâmu’l-Muvakkıîn, 1/49 ve Makrizî, el-Hıtât, 4/180.
4) Bk. Ebu’l-Kasım Lalekâî, “Şerhu İtikadi Ehli’s-Süneti ve’l-Cemaati”, s: 179-180, 1118-1119.
5- Lalekâî, sözkonusu kitabının: “Kader hakkındaki tartışmalardan uzak durma” adlı bölümünde bu husus üzerinde uzun uzadıya durmaktadır.
6) Bk. Lalekâî, adı geçen eser, s.: 1137.
7) Haricîler (Havaric): Bu fırka Hz. Ali (r.)’ye karşı isyan bayrağını çekenlerdir. Bk. el-Milel: 114; el-Makalât: 1/56.
8) Taberî Tarihî: 1/57, 66, 72.
9) Taberî Tarihî: 5/72.
10) Bk. Makalâtu’l-İslâmiyyîn: 2/141.
11) Taberî Tarihi: 5/64-66.
12) Eş’arîler, Necidlileri bundan istisna etmişler, yani bunlara göre, büyük günah işleyenler tekfir edilemezler. Ancak Şehristanî ve başkalarıysa Haricîler’den hangi grup olursa olsun, hiçbirini ayırdetmeksizin hepsini kâfir sayarlar. Bk. Makalât: 1/186; el-Milel: 1/114 ve el-Fetâvâ: 3/279.
13) Bir kimsenin şiası demek, o kimsenin yardımcıları ve taraftarları demektir. “Şia” adı, Hz. Ali’ye taraftar olan, ona yardım eden ve onunla birlikte hareket ettiklerini savunanlara verilmektedir. Bunlar Hz. Ali’yi Hz. Osman’a takdim ederler. Sonradan kabuk değiştirerek büyük bir topluluk oluşturdular. Kendilerine göre inançları, farklı metodları vardır. Bk. Makalât: 1/65, el-Farku Beyne’l-Firak: 21-29; el-Milel: 1/146.
14) Bk. en-Nübüvvât: 132.
15) Abdullah b. Sebe’ Yemen’in San’a bölgesinden bir Yahudi olup, sırf İslâm’ı bozmak için Hz. Osman döneminde müslüman olduğunu söylemiş, asıl amacını gizlemiştir. Buna yalnızca Şiîler uymuşlardır. Yüce Allah, Ehl-i Sünnet eliyle dinini bundan korumuştur.
16) Bk. el-Farku Beyne’l-Firak: 235.
17) Bk. el-Milel: 1/174.
18) Bk. el-Milel: 1/146; Makalatu’l-İslâmiyyîn: 1/65-89.
19) Bk. Usûlü’l-Kâfî, 3/240-271.
20) Kaderiye: Ehl-i Sünnet âlimlerince, kendi amellerinin fiillerinde yüce Allah’ın bir etkisinin olmadığını savunanlardır. Nitekim bir takım hadislerde belirtildiğine göre, Kaderiyecilerin bu ümmetin Mecusîler’i olduğu ifade edilmiştir. Konu yakında ele alınacaktır. Kaderiyecilere göre Allah’ın, kulun fiili üzerinde en ufak bir etkisi yoktur.
21) Bk. Lalekâî, age. 946. Haşiyesi.
22) Bk. Müslim, Sahih: Hadis: 8.
23) Bu Hristiyan’ın ismi üzerinde tartışmalar bulunmaktadır. Sevsen, Senseveyh diyenler olduğu gibi, İbn Sa’d da, Senhuveyh demiştir. Nitekim Tabakat’ta da böyle geçmektedir: 7/264. Ayrıca başkaca görüşler de var.
24) Bk. Lalekâî, agk. 1398. Haşiye.
25) Lalekâî, agk. 1396. Haşiye.
26) Müslim, Sahih: H. 8.
27) Nevevî, Müslim Şerhi: 1/156.
28) Fethu’l-Bârî: 1/119; Nevevî, Müslim Şerhi: 1/154; Câmiu’l-Usûl ve’l-Hikem: 18.
29) el-Farku Beyne’l-Firak: 202.
30) Hasan b. Muhammed b. Ali b. Ebî Talib, annesine nisbetle Hanefiyye denmiştir. Çünkü annesi Benî Hanife’dendir. İhtilafa dair en bilgin olan kişiydi. Halkın en güvenilir olanıydı. Bkz. Tehzîbu’t-Tehzîb: 2/320.
31) Tabakât: 5/328.
32) Tehzîbu’t-Tehzîb: 2/320-321.
33) Buharî, Fethu’l-Bârî şerhi, H. 48.
34) Menhetu’l-Ma’bûd fî Tertîb-i Müsnedi’t-Tayalîsî Ebî Davûd: 2/75.
35) Fethu’l-Bârî: 1/112.
36) Makalâtu’l-İslâmiyyîn: 1/1217; el-Farku Beyne’l-Firak: 206; el-Milel: 1/146.
37) el-Milel: 1/139.
38) Basralı Vasıl b. Atâ, Medine’de H. 80’de doğmuş, Hasan Basrî’den öğrenim görmüştür. Kendisi, Hasan-ı Basrî’nin yanında iken “el-Menziletü Beyne’l-Menzileteyn” bid’atını ortaya atınca, oradan kovulmuştur. Bu arada kendisi, kendi başına bir meclis edindi, dolayısıyla onun görüşüne katılanlar da onun yanında yer aldılar. Öl. H. 131. (et-Tenbîh ve’r-Red: 37-38; el-Farku Beyne’l-Firak: 20-21; el-Milel: 1/28-29; el-Mîzan: 4/329.
39) Aslen Horasanlı olan Ca’d b. Dirhem, Süveyd b. Ğafele’nin mevlasıdır, Dımaşk’ta bulunmuştur. Kendisi Halkı Kur’ân (Kur’ân’ın yaratılmış olması) görüşünü ortaya attığı zaman, Ümeyye oğulları peşine takılınca, Kûfe’ye kaçmıştır. Orada Cehm b. Safvan’a katılır. Bu görüşü ondan alır. Ancak Kûfe Emir’i olan Abdullah el-Kasrî kendisini tutuklanıp, h. 124 yılında Kurban Bayramı gününde öldürtülür. (el-Lübâb: 1/282; el-Bidâye: 9/350; el-Mîzan: 1/399.)
40) Cehm b. Safvan: Semerkantlıdır. Ebû Mihrez diye de çağrılır. Tirmiz’de yetişir. Sonra Belh’e gider ve burada ikamet eder. Mukatil b. Süleyman’ın mescidinde, onunla birlikte namaz kılar. İkisi münazaralarda bulunurlar. Sonraları Tirmiz şehrine sürülür. Bundan sonra da kendisi Haris b. Süreyc ile birlikte Sultan’a karşı isyan çıkarırlar. Kendisini İsfahan’da Selem b. Ahraz öldürür. Merv’de öldürüldüğü de söylenir. H. 12.
41) Belhli Mukatil b. Süleyman Bişr. Kendisi Kur’ân tefsiriyle ün yapmıştır. Âlimler, onun hakkında farklı görüşler belirtmişlerdir. Güvenilirliğini ileri sürenler olduğu gibi, güvenilir olmadığını söyleyenler de vardır. Öl. h. 150. (Tarihu’l-Bağdâdî: 13/160; el-Mîzan: 4/173).
42) el-Milel: 1/47-48; el-Farku Beyne’l-Firak: 20, 118-121.
43) et-Tenbîhu ve’r-Redd: 36; el-Farku Beyne’l-Firak: 120.
44) el-Bidâye: 9/350.
45) el-Fetâvâ: 5/20. Ve: Beyânu Telbîsi’l-Cehmiyye: 1/127.
46) Levamiu’l-Envari’l-Behiyye: 1/23.
47) el-Farku Beyne’l-Firak: 211-212; Makalâtu’l-İslâmiyyîn: 1/214, 338; el-Milel: 1/86.
48) Mesailu’l-İmam Ahmed: 110.
49) Makalâtu’l-İslâmiyyîn: 1/283.
50) Tezkiretu’l-Huffâz: 159-160.
51) Tarihu Bağdad: 13/164.
52) el-Mîzan: 4/175.
53) Burada en önemlisi, akılcı olarak meseleyi ele aldığı için, Mutezile üzerinde duracağız. Çünkü günümüze kadar devam ede gelmiştir.
54) el-Milel: 1/28.
55) el-Farku Beyne’l-Firak: 122-132.
56) Duha’l-İslâm: 1/322, 408. 3/1-208.
57) el-Farku Beyne’l-Firak: 122.
58) el-Milel: 1/49-50.
59) el-Milel: 1/53.
60) el-Milel: 1/53.
61) el-Milel: 1/54, el-Farku Beyne’l-Firak: 133.
62) el-Farku Beyne’l-Firak: 132, 143; el-Milel: 1/56.
63) el-Farku Beyne’l-Firak: 147-150; el-Milel: 1/57-58. Lalekâî (rh.), Hz. Peygamberin duyulara dayalı mucizelerinin kanıtlarına ilişkin tüm delilleri “1. Cildin” sonunda Bi’set bölümünde, tahkikli olanında anlatmıştı. İkinci cildde ise sahabenin faziletine ilişkin delilleri sunmuştur.
64) el-Milel: 1/59-62; el-Farku Beyne’l-Firak: 277.
65) Tarihu’t-Taberî: 8/631; el-Bidâye: 10/330; Tabakatu’ş-Şafiyyeti’l-Kübrâ: 2/37-61.
66) et-Tenbîh ve’r-Redd: 37-40.
67) Hadisi Tirmizî tahric etmiştir. Bu hadisi ancak bu yönüyle biliyoruz, diye belirtmiştir. H: 3540. Bk. İbn Receb Hanbelî, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem: 284.
68) Tahavî Şerhî: 252.
69) Hz. Hüseyin H. 61 yılında şehid edildi. Muhtaru’s-Sakafî’nin de ölümü, H. 67 de olmuştur. Taberî Tarihi: 5/400; Tarihu İbn Kesîr: 7/183.
70) el-Makalât: 1/92, el-Fark: 38; el-Milel: 1/147.
71) el-Farku Beyne’l-Firak: 235.
72) el-Farku Beyne’l-Firak: 234.
73) el-Fasl: 2/115.
74) el-Bidâye: 9/350.
75) el-Fetavâ: 5/21-22; el-Milel: 2/112.
76) Putperest Hintliler’den alınan sapık bir mezheptir. Âlemin kadîm oluşunu savunurlar. Bilgi kaynaklarını sadece beş duyu organına hasrederler. Bk. el-Farku Beyne’l-Firak: 270; Lisanu’l-Arab: 13/220.
77) er-Reddü Ale’l-Cehmiyye ve’z-Zenadika: 27-28; bk. Muhakkik’in Kitabı, s: 361.
78) el-İ’tisam: 1/309. Konuyu uzun uzun ele alır.
79) Tarihu Bağdad: 12/172. Ahmed b. Hanbel’in oğlu Abdullah benzer rivayeti “es-Sünne” adlı kitabından anlatır. S: 135. el-Milel: 1/57-58.
80) Te’vîlu Muhtelefi’l-Hadîs: 26-29.
81) Te’vîlu Muhtelefi’l-Hadîs: 42-43.
82) Beyanu Telbîsu’l-Cehmiyye: 1/324.
83) el-Milel: 1/29-30.
84) el-Bidâye: 7/279-282.
85) el-Farku Beyne’l-Firak: 21.
86) en-Nübüvvât: 132; el-Fetâvâ: 3/279; Fethu’l-Bârî: 7/33; Buharî: H. 3671.
87) “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” isimli eserin şarihi, bu görüşleri kader bölümünün sonlarında açıklamaktadır.
88) Tarihu Bağdad: 13/164. Nitekim az önce bu husus geçmişti.
89) Ebu Ya’lâ: Tabakâtu’l-Hanabile: 2/55.
90) Tarihu Bağdad: 5/110.
91) Tabakatu’l-Hanabile: 2/12.
92) Bu yazma eseri, Ümmü’l-Kurâ Üniversitesi’ndeki bazı öğrenciler tahkik etmekle görevlendirilmişlerdir. Bu eser önceden sözünü ettiğimiz her iki metoda göre yani Red ve Arz metoduna göre hazırlanmış olan bir eserdir.
93) Yazma bir eserdir. Mekke’de Abdülaziz Üniversitesi’nde okuyan öğrencilerden biri bu eseri doktora tezi olarak tahkik etmiştir.
94) “ed-Dîbacu’l-Arabî, 4/16” da buna “Usulü’s-Sünne” adını vermiştir.
95) el-Muhît bi’t-Teklîf: 200.
96) Lalekâî: 777.
97) Şerhu İtikadi Ehli’s-Sünneti ve’l-Cemaati: 889.
98) Lalekâî: 877; Abdullah b. Ahmed b. Hanbel: es-Sünne: 40.
99) Lalekaî: 741.
100) Şerhu İtikadi Ehli’s-Sünneti ve’l-Cemaati: 928.
101) Şerhu Usûli’l-Hamse: 768-769.
102) Bağavî, Şerhu’s-Sünne: 1/227.
103) el-İbâne: 365-366.
104) el-İbâne: 365-366.
105) el-İbâne: 1/44.
106) Bu konuda İbn Kuteybe’nin Te’vilu Muhtelefi’l-Hadîs adlı kitabının mukaddemesine bakılabilir.
107) Tevîlu Muhtelefi’l-Hadîs, s: 183.
108) Age. s: 88.
109) İbn Ebû Asım, es-Sünne: H. 568.
110) Age. h: 607.
111) Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, es-Sünne: 145.
112) el-Mîz
Sayfa başına dön Aşağa gitmek

İSLAM TARİHİNDE İTİKADİ SAPMALAR

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Allah'ın Selamı, Rahmeti ve Bereketi Hidayete Tabi Olan Kullarının Üzerine Olsun... :: DİNİ KONULAR :: Akaid -