Allah'ın Selamı, Rahmeti ve Bereketi Hidayete Tabi Olan Kullarının Üzerine Olsun...

İSLAMİ BİLGİ PAYLAŞIM SİTESİ
AnasayfaTakvimSSSAramaKayıt OlGiriş yap

İtaatin Mahiyeti

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
e-mir
Admin
Admin
avatar
Yaş :
Kayıt tarihi : 02/02/09
Mesaj Sayısı : 1596
Nerden :
http://www.rahmet.yetkin-forum.com
MesajKonu: İtaatin Mahiyeti Perş. 25 Ağus. 2011, 00:00

Muaz r.a.’den; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Halık’a (Allah’a) isyan bulunan hususta mahluka itaat yoktur.”[1]
Birden fazla rivayet yoluyla gelen bu hadis, şu lafızlarla da gelmiştir; “İtaat ancak maruftadır.”, “Allah’a isyan edene itaat yoktur.”, “Allah’a isyan hususunda beşere itaat yoktur.”
Allah Azze ve Celle buyurur ki; “Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın.”(Şuara 151-152)
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah'a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmiş ise, mutlaka Allah'a isyan etmiştir. Kim emîre itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emîre isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.[2]

Emire itaati emreden bu gibi hadisleri tasavvufçular suistimal etmişler ve demişlerdir ki; “şeyhine kalben dahi itiraz eden, bir daha iflah olmaz.” Onlara göre “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” Bunda da delil olarak şu hadisi kullanırlar;

Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kim itaatten dışarı çıkar ve cemaatten ayrılır ve bu halde ölürse, cahiliye ölümü ile Ölür."[3]

Bu iddialarının batıl oluşunu aşağıda gelecek olan hadisler ortaya koyacaktır;


İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Müslüman kişiye, hoşuna giden veya gitmeyen her hususta itaat etmesi gerekir. Ancak, masiyet (Allah'a isyan) emredilmişse o hariç, eğer masiyet emredilmişse, dinlemek de yok, itaat de yok."
[4]

Ali İbnu Ebi Talib radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir seriyye gönderdi ve birliğin başına Ensar'dan bir zat koydu ve askerlere komutanlarına itaat etmelerini emretti. (Sefer esnasında komutan, bir meseleden) öfkelenip:

"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana itaat etmenizi emretmedi mi?" dedi. Hepsi de: "Evet emretti!" dediler.

"Öyleyse, dedi, derhal bana odun toplayın!" Hemen otun toplanmıştı. Bu sefer:

"Ateş atın!" emretti. Ashab (odun yığınına) ateş attı. Komutan:

"İçine girin!" emretti. Girmek üzere ilerlediler. Ancak birbirlerinden tutup:

"Biz, ateşten kaçarak Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a geldik (şimdi ateşe girmemiz olur mu?)" diyerek girmediler. Öyle durdular. Ateş söndü. Komutanın da öfkesi geçti, Bu vak'a Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a intikal edince:

"Eğer girselerdi, Kıyamet gününe kadar bir daha ondan çıkamazlardı! Allah'a isyanda (kula) itaat yok! Taat ma'ruftadır!" buyurdular."[5]

Abdurrahman İbnu Abdi'l-ka'be, Abdullah İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma’dan rivayet ediyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki;

"Kim bir imama biat edip, samimiyetle sadakat sözü vermiş ise, elinden geldikçe ona itaat etsin. Bir başkası gelip, önceki ile münâzaaya girişecek olursan sonradan çıkanın boynunu uçurun."

Ravi (Abdurrahman) der ki: "Abdullah İbnu Amr'a yanaştım ve:

"Allah aşkına söyle. Bu anlattıklarını bizzat kendin Resûlullah aleyhis selâm'dan işittin mi?" dedim. Sorum üzerine eliyle kulak ve kalbini tutarak:

"Evet kulaklarım işitti, kalbim de belledi" dedi. Ben:

"Ama, amca oğlun Muaviye, bize mallarımızı aramızda batıl bir şekilde yememizi, birbirimizi öldürmemizi emrediyor. Halbuki Allah Teâla hazretleri (mealen): "Ey iman edenler! Birbirinizin malını haram şekilde yemeyin; ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaret başkadır. Birbirinizi ve kendinizi öldürmeyin. Canlarınızı da boşu boşuna tehlikeye atmayın. Şüphesiz ki Allah size merhametlidir" (Nisa 29) buyuruyor" dedim. Biraz sustu sonra:

"Allah'a itaatte ona itaat et, Allah'a isyanda ona isyan et!" dedi."[6]

Sufilerin iddiası doğru olsaydı, bu hadise göre sufilerin şeyhlerinden yalnız birisini bırakıp diğerlerini öldürmek gerekirdi!! Ama hadisi şeriflerde kastedilen, İslam halifesidir ve halifenin Kureyş’ten olması mecburidir. Bu konuda bir çok hadis olup ikisi şu şekildedir;

İbn Umer (r.a.) şöyle demiştir: Rasullah (s.a.v.): “Kureyş'ten iki kişi kaldığı müddetçe bu hilafet işi Kureyş'ten ayrılmaz” buyurdu[7]

İbni Amr'dan r.a.; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; ''Kıyamet vuku buluncaya kadar hilafet Kureyş'tendir.''[8]

Bugün Kureyş’ten bir halife bulunmadığı için, sufilerin şeyhe beyat konusunda delil getirdikleri hadisler onlara delil olmamaktadır. Ayrıca onlar, Hızır ile Musa a.s. arasında geçenleri de şeyhe teslimiyet konusunda delil getiriler ve şeriatın zahirdeki hükmüne muhalif bulduğu bir sebepten dolayı şeyhine itiraz ederek ayrılan bir kimsenin küfür üzere öleceğini söylerler.

Fakat Musa a.s.’ın her defasında Hızır a.s.’a itiraz ettiğini ve yollarının ayrıldığını unuturlar!

Ayrıca, ne Musa a.s. Hızır a.s.’a uymak zorundaydı, ne de Hızır a.s., Musa a.s.’ın şeriatına uymak zorundaydı. Ama bugün herkes Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şeriatına uymak zorundadır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem;

“Vallahi bugün Musa a.s. hayatta olsaydı bana uymaktan başka bir yolu yoktu” buyurmuştur.

Yine “Ümmetimi gecesi ile gündüzü eşit aydınlıkta olan bir yolda bıraktım” buyurarak, sufilerin şaibeli “batın ilmi” iddialarına mahal bırakmamıştır.

Aslında tasavvuf hakkında ilk konuşanlar da; “Zâhire muhalif olan her bâtın bâtıldır” hükmünde ittifak etmişlerdir. Fakat sonradan ilmi perde olarak gören zihniyet, şeriatın hassas kriterlerinin kaybedilmesine sebep olmuş ve şeriat ilimleri küçümsenerek arkaya atılmış, “Siz ilmi ölülerden ölüler vasıtasıyla alıyorsunuz, biz ise kalbimizin baki olan Allah’tan rivayeti ile alıyoruz” diyerek Kur’an ve Sünnet hükümlerini terk etmişlerdir.

Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün:)

"Ey Allah'ın Resûlü! Biz Cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?" diye sordum.

"Evet var!" buyurdular. Ben tekrar: "Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı?" dedim.

"Evet, var! Fakat onda duman da var" buyurdular. Ben: "duman da ne?" dedim.

"Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (ma'rûf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun" buyurdular.
Ben tekrar:

"Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?" diye sordum.

"Evet! buyurdular. Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar" buyurdular. Ben: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?" dedim.

"Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. (İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!)" buyurdular.

"O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?" dedim.

"O takdirde bütün fırkaları terk et (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular."
[9]

Şüphesiz bu bulanıklığın ve halis hayır döneminin kararmasının sebebi; nebevi hak yoldan yüz çevrilmesidir. Bu, gecesi ile gündüzü eşit aydınlıkta olan delillerin bozulmasını beraberinde getirmiştir. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Huzeyfe r.a.'ın dehan kelimesini sorması üzerine şöyle buyurmuyor muydu?;
"Bir topluluk benim sünnetimden başkasına uyacaklar ve benim yolumdan başkasına tabi olacaklardır. Sen onları tanır ve karşı çıkarsın."
İşte bu, hastalığın kökü ve belanın kaynağıdır. Şüphesiz bu, metot olarak sünnetten sapmak, gidişat ve amelde nebevi tarzı terk etmektir.
Bununla, "dehan" kelimesinin, hayır kaynaklarının berraklığını bozan bir kir, yani fitnelere tutunulan asırlardan beri yuvalarından başlarını çıkarmış olan Mutezile, Sufiler, Cehmiyye, Hariciler, Eşariler, Maturidiler, Mürcie, Rafızi(şii)ler gibi, güçlerini İslam'da tahrife, dini kendilerine mal etmeye ve te'vile harcayan bid'atçiler olduğu ortaya çıkıyor.
Kur'an'ın sadece resmi, İslam'ın sadece ismi, ibadetin ise sadece cismi kaldı.
Yine "dehan(duman)" kelimesi, bidatin tehlikesini ortaya çıkarıyor; bidatler, kalpleri bozar, bedenler ise düşmanlar arasında ifsat olur.
İşte bu yüzden Salih selef, bidat ehli ile mücadele etmenin ve onlardan uzak durmanın vacip oluşunda ittifak etmişlerdir.
İmam Zehebi, Siyeri A'lamin Nubela adlı eserinde Süfyan es Sevri'nin;
"Kim bidat sahibi olduğunu bildiği birisinden işittiği şeye meylederse, Allah'ın korumasından çıkar ve nefsinin eline bırakılır." Ve; "Kim bir bidat işitirse, onu meclisindekilere anlatıp ta kalplerine yer ettirmesin" Dediğini naklettikten sonra der ki;
"Selefin çoğunluğu bu şekilde sakındırmışlar, kalplerin zayıf, şüphelerin ise zorlayıcı olduğunu görmüşlerdir."[10]

Muhakkak ki bizler, her zaman şuna şahid oluruz; müsamahasız fırkalar, sadece kendileri kalıncaya kadar, Allah'a davet meydanında çalışan cemaatlerin aleyhinde olurlar. Diğerlerinin varlığını hazmedemezler.
İş o kadar ilerledi ki, bazıları kendilerinin Müslümanların halifesinin kurduğu cemaat olduklarını iddia ettiler. Bu da bazı vehimlere sebep oluyor;
Bazıları; kendi imamlarına biat etmenin vacip olduğunu iddia ediyor,
Diğerleri; faziletli ve üstün asırdan sonra gelen Müslümanların çoğunluğunu tekfir ediyor,
Başkaları da; kendilerinin cemaatlerin anası olduğunu, diğerlerinin bunun etrafında birleşip, sancağının gölgesinde olmaları gerektiğini iddia ediyor.
Onların çoğu şunu unutuyor!; onlar âdet olarak birer Müslüman cemaatidirler. Şayet Müslümanların bir cemaati, halifeleri mevcut olsaydı, bu ihtilafları, ayrılıkları görmezdik. Allah buna yetki vermezdi.
Hakikatte İslam için çalışanlar, Müslümanlardan birer cemaattir, kıble ehlidirler, lakin Müslümanların cemaati değildirler.
Bil ki ey Müslüman! Şüphesiz Müslümanların cemaati; bütün Müslümanların yolunu intizama sokan, Allah'ın ahkamını uygulamasında kendisine itaat vacip olan, el ve gönül ile kendisine biat edilen bir imamı olan cemaattir.
Hafız İbni Hacer el Askalani, Fethul Bari(13/37)'de Taberi'den şu sözü naklediyor; "Bu işte ve cemaat hakkında ihtilaf edildi. Bir kavim dedi ki;
"Cemaat vaciptir. Cemaat; sevad-ı azam (büyük karaltı)dır." Sonra Muhammed Bin Sirin tarikiyle İbni Mesud r.a.'den, Osman r.a.'ın katli zamanında kendisine cemaat hakkında soran kimseye şöyle dediğini rivayet ediyor;
"Şüphesiz Allah, Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetini sapıklık üzere bir araya getirmez."
Bir grup şöyle dedi; "Cemaat ile kastedilen; sahabeler ve ondan sonra gelenler (Tabiin)dir."
Diğer bir grup da; "Kastedilen ilim ehlidir. Şüphesiz Allah onları, halkı üzerine hüccet kılmıştır. İnsanlar din işlerinde onlara uymakla yükümlüdür."
Doğrusu şudur; itaati gerekli olan cemaat ile kastedilen; emri altında birleşilen, beyatı bozulduğunda dinden çıkılan cemaattir.
Hadiste; İnsanların imamı yoksa, gruplara ayrılırlar, kimse bir fırkaya tabi olmaz, hepsi de şerre düşmek korkusuyla güçleri yettiğince uzaklaşırlar diye geçer. Bunun üzerine diğer hadislerde gelenlere sarılırlar, bununla ondan ortaya çıkan ihtilafları toplarlar.."
Bu cemaat, hak üzere olduğu takdirde, Müslümanların ona destek olmaları, ona yakın olmaları, hakka muhalefet ettiklerinde nasihat ve irşat etmeleri vaciptir.
Bu cemaate, hak üzerinde yardımlaşmaları, ihtilaf ettikleri şeyde birbirlerine nasihat etmeleri, bu meselede Allah'ın kendilerini sıratı müstakime hidayet etmesini istemeleri gerekir.[11]
Bu cemaatin, yüksek İslam sarayının binası ve yeniden yükseltilmesi için tek bir el olması gerekir. Onlar tek tek, ayrı ayrı olurlarsa buna güç yetiremezler. Allah, Salihlerin velisidir.
Bu cemaatin hakka tabi olmak ve bütün Müslümanları sevmek için, ayrılıkları yayan hizipçilik engellerini kırmaları, kuvvetten düşürmeleri, kokusunu gidermeleri için mücadele etmeleri gerekir.
Bu yüzden bu cemaatin dışında olan, Müslümanların cemaatinden çıkmış olmaz. Şüphesiz bu cemaatler, Müslümanların cemaati olma sıfatına sahip değillerdir ve imamet davasına yetkileri yoktur.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Huzeyfe r.a.'e, kötülük ve fitne günlerinde özellikle Müslümanların cemaati ve halifesi yoksa, cehenneme çağıran bütün fırkalardan uzaklaşmasını emretmiştir.
Bu nebevi emri açıklarken alimler çeşitli izahlarda bulundular. Şüphesiz bu nebevi emir, hakka sarılma gereğini, hak ehliyle yardımlaşma ve onun kurulması için destek olmayı içeriyor;
1- Bu emir, Kitap ve Sünnete, Selefi Salihin anlayışı ile sarılmayı gerektirmektedir. Irbaz Bin Sariye r.a.'ın rivayet ettiği şu hadis bunun delilidir;
"Sizden kim Benden sonra yaşarsa bir çok ihtilaflar görecektir. Bu yüzden sünnetime ve hidayete erdirilmiş raşid halifelerin sünnetine sarılmanız gereklidir. Ona azı dişlerinizle ısırır gibi sarılıp, bırakmayın"[12]
Huzeyfe r.a.'ın rivayet ettiği hadiste, ihtilaf zamanında, ağaç kökü ısırmak durumunda kalınsa bile sapıklık fırkalarından ayrılmayı emrediyordu. İrbaz r.a. hadisinde de, ihtilaf anında nebevi sünnete ve sahabenin anlayışına azı dişleriyle sarılmayı, sonradan çıkan şeylerden de –ki bunlar sapıklıktır- uzaklaşmayı emrediyor.
Bu iki hadisin zahir manalarını bir araya getirirsek; sapıklık fırkalarının zuhur ettiği, Müslümanların cemaatinin ve imamının bulunmadığı zamanda Sünneti Nebeviye’ye, Selefi Salih (rıdvanullahi aleyhim) anlayışı ile sarılmamız gerektiği ortaya çıkar.
2- Huzeyfe r.a. hadisindeki; "Ağaç kökü dişlemek" emri ile zahir manası kastedilmemiştir. Şüphesiz bunun anlamı; hak üzerinde sebat ve sabretmektir, sapıklık fırkalarından Hak tarafına doğru uzaklaşmaktır.
Veya bunun anlamı; filizlenmiş, dallanmış budaklanmış İslam ağacı, fırtınalar ile sarsılacak, dalları kırılacak, geriye sadece kasırgalara meydan okuyan kök gövdesi sabit kalacak. Bu zamanda Müslümanlara, bu kök gövdeyi beslemeleri, ona canlarını ve kıymetli şeylerini feda etmeleri gerekir. Zira bu, zehirli rüzgarların şiddetine rağmen, bu ağacı tekrar dallandırıp budaklandıracaktır.
3- o zaman Müslümanların, fitneleri döndürenleri, belalara aç olanları reddetmek için, ellerini bu sabit gövdeyi kuşatan taifeye uzatmaları gerekir.
İşte "en sonuncuları deccal ile savaşıncaya kadar hak üzere galip olan taife"[13] budur.
Böylece Huzeyfe r.a.'ın rivayet ettiği hadis, üç konu üzerinde sonuçlanıyor;
1- Müslümanların cemaatine sarılmak ve günahkar olsalar bile Müslümanların imamına itaat etmek gerekmektedir. Öyle bir zamanda ne yapması gerektiğini sorduğunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şu cevabını işitmedin mi?;
"Dinle ve Emîr'e itaat et. Sırtına vurup malını alsa bile dinle ve itaat et!"[14]
Müslümanların çoğu hilafet devletinde, sonraki halifelerden zulüm ve fesat görünce, bu işte cahillik ettiler ve hilafet devletinin kaldırılması için kafirlerle ittifak edip birlikte çalıştılar.
Şunu unutuyorlar!; kesin bir küfrü, apaçık bir şirkleri görülmedikçe idarecilere karşı kıyam etmek caiz değildir. Hele birde onların yanında Allah'tan bir delil, ümmetin Rabbanilerinin ikrarı, Kitap, Sünnet ve ümmetin selefinin tavırlarından çıkarılmış davet fıkhı kaidelerinin güvencesi de varsa…
2- Eğer Müslümanların cemaati ve imamı yoksa, Müslüman kişinin, sapıklık fırkalarından ve ayrılık gruplarından uzaklaşması gerekir.
3- Sapıklık fırkalarından uzaklaşmak demek; onları mücadele olmaksızın, bâtılda serbest hareket eder halde bırakarak uzlete çekilmek değil, aksine Müslümanların bu dinin kökleri olan Kitap ve Sünnete sıkı sarılmaları, bunları Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sahabelerinin anlayışıyla anlamaları ve hidayet imamlarının eğitimiyle hareket etmeleri gerekir.
İnsanları yeryüzünde ve üzerindekilerde hakim olacak olan bu iki büyük esas üzerine davet etmek gerekir. Böylece bundan sonra öğrenecek ve haber vereceklerdir. Muhakkak ki sapıklık fırkalarının mevcut oluşu, yeryüzünde Allah'ın hüccetinin kaim olmayacağı manasına gelmez. Mütevatir olarak rivayet edilen hadislerde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kıyamet günü gelinceye kadar her asırda hakkı yüklenen bir taifenin mevcut olacağını, ona muhalefet edenlerin onlara zarar veremeyeceğini belirtmiştir.



[1] Buhari(9/109,4044,6711,6816) Müslim(imaret 39) Nesai(beyat 34) Ebu Davud(2608) İbni Mace(2865) İbni Hibban(4567) Tirmizi(1707) Beyhaki(3/127) Ahmed(1/131,409,5/66) Sahihul Cami(7520) Sahiha(179) Ebu Ya’la(7/4046) İbni Ebi Şeybe(12/543) Mecmauz Zevaid(5/225) Metalibul Aliye(2110) Fethul Bari(13/123) Hatib Tarih(3/145) Taberani(1/154) Tayalisi(2612) Hakim(3/443) Temhid(8/58) Busayri İthaf(5007) Semhudi Cevahirul Ikdeyn(1/121)
[2] Buhârî(Ahkâm 1, Cihad 109) Müslim(İmaret 33, (1853) Nesâî(Bey'at 27, (7/154)
[3] Buhârî(Ahkâm 4) Müslim(İmâret 53, (1848) Nesâî(Tahrim 28, (7/123) İbnu Mace(3948).
[4] Buhârî(Ahkâm 4, Cihad 108) Müslim(İmâret 38, (1839) Tirmizî(1708) Ebû Davud(2626) Nesâî,(Bey'at 34, (7/160)
[5] Buhari(Megazi, 59, Ahkam, 4, Haberu'l-Vahid 1) Müslim(İmaret 40, (1840) Ebu Davud(2625) Nesai(bey'at 34, (7/159)
[6] Müslim, İmaret 46, (1844); Nesai, Bey'at 25, (7, 153); Ebu Davud, Fiten 1, (4248); İbnu Mace, Fiten 9, (3956)
[7] Buhari(kitabu'l-ahkam, emirler kureyş'tendir babı, hadis no. 4, kitabul menakıb, hadis no 11) Müslim( kitabu'l-imare, c. 6, s. 8 (1820)
[8] İbn Ebi Asım; es-sünne( no. 1109, c. 1, s. 527)
[9] Buhari(Fiten 11, Menakıb 25) Müslim(İmaret 51, (1847) Ebu Davud(4244, 4245, 4246, 4247).
[10] Siyeru A'lamin Nubela(7/261)
[11] Hizipçilik bu kaideye muhalif olarak; "Bizimle ittifak ettiklerinde yardımlaşırız, bize muhalefet ettiklerinde ise sorumlu tutarız" der. Nitekim bunu Hamid el Osman – Allah onu hıfz eylesin – "Zecrul Mutehavin Bi Zarari Kaidetil Uzri vet Teavun" adlı risalesinde açıklamış, bu düşüncenin zararlarını belirtmiştir. Müslümanlar arasında, özellikle davet sahasında çalışanlar arasında İyilik ve takva üzerine yardımlaşmak, şer'i bir vaciptir. Lakin bu yardımlaşma iki esas üzerinde olursa ancak tamam olur; Selefi Salih metoduyla ve fırkacılığı terk ile. Her cemaat ve fırkada selef akaidine muhalefet bulunursa, ancak gazaba uğramışların yolunda yardımlaşmış olurlar ve hepsi farklı kalpler ile hesaba çekilirler.
Ehli Sünnete müntesip olan ve Selefiye'nin hak davetini önemsemeyerek vazgeçiren bazıları seni aldananlardan etmesin. Onların sözleri bal gibi, selef metoduna ve alimlerine uymada alimleri hasır otu gibidir.
[12] Ahmed(4/126, 127) Ebu Davud(4607) Tirmizi(2815, 2816) İbni Mace(42,44) İbni Ebi Asım Es Sünne(1/29-30) İbni Hibban(1/104) İbni Abdilberr Cami(2/222, 224) Hakim(1/65, 96, 97) Taberani(18/537-602, 617, 625) Beyhaki(10/114) Cem’ül Fevaid(127) Darimi(95) Tahavi Müşkil(1/85-87) Tayalisi(2615-16) Sahihtir.
[13] Bu konuda gelen hadislerle ilgili açıklamalar daha önce geçmişti.
[14] Müslim(12/236-237-Nevevi Şerhi)

www.ehlieser.blogcu.com adresinden alınmıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek

İtaatin Mahiyeti

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Allah'ın Selamı, Rahmeti ve Bereketi Hidayete Tabi Olan Kullarının Üzerine Olsun... :: DİNİ KONULAR :: Tasavvuf -