Allah'ın Selamı, Rahmeti ve Bereketi Hidayete Tabi Olan Kullarının Üzerine Olsun...

İSLAMİ BİLGİ PAYLAŞIM SİTESİ
AnasayfaTakvimSSSAramaKayıt OlGiriş yap

Münazara Adabı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
e-mir
Admin
Admin
avatar
Yaş :
Kayıt tarihi : 02/02/09
Mesaj Sayısı : 1596
Nerden :
http://www.rahmet.yetkin-forum.com
MesajKonu: Münazara Adabı Çarş. 17 Ağus. 2011, 16:49

İlm-i Münazara’ya “İlm-i Cedel” adı verilmiştir. İlm-i Cedel, Latince “Dialectica” sözcüğünün karşılığıdır. Dialectica, terimi ise “dia+legein” yani dil ve nutuk, karşılıklı konuşma ve istidlal, yani delil getirerek karşıdakini susturma sanatı anlamına gelmektedir.Dialektik genellikle muhatabı çelişkiye düşürerek reddetme metodunu takip eder. Dialektiğin mucidi Yunanlı filozof Zenon (v. MÖ. 430) olarak kabul edilir. Zenon kendi fikirlerini kabul ettirmek için bu metodu yine çağdaşı olan filozof Permanides’e (v. MÖ. 470) karşı kullanmıştır.


İslam Felsefesinde Yunan Felsefesinden alınan “Diyalektiğe” “Cedel” adını vermişler sonra da tam Müslümanlaştırarak “İlm-i Adab ve’l-Münazara” adını vermişlerdir. Cedel, delile karşı delille cevap vererek kavga edercesine kendi fikrini müdafaa etmektir. Bu metot muhatabı kırıcı olduğu ve kazananı olmadığı için yasaklayan İslam bilginleri daha da yumuşatarak “göze bakıp kalbe hitap etmek” için yumuşak bir dil kullanarak terbiye etmiş ve “İlm-i Adab-ı Münazara” adı altında faydalı bir ilim haline getirmişlerdir.
Münazara kelimesi “Nazara” kelimesinden türemiş olup “delilleri ortaya koyarak düşünmeye ve gerçeği anlamaya sevk eden konuşma” şeklinde tarif etmişlerdir. Daha sonra filozoflar da diyalektik adını verdikleri bu ilm-i münazarayı gerçek bilginin ve hakikatin elde edilmesi için birinci metot olarak kullanmışlar ve öyle sistemleştirmişlerdir.


Mantıkçılar “teâruz-u fikir ve tehâlüf-ü ukulden Barika-i hakikat tamamıyla tezahür eder” diyerek bu ilmin en güzel bir şekilde kullanılması ile gerçeği bulmanın kolaylaştığını ve metotlu hale geldiğini savunmuşlardır. İslam Felsefesiyle uğraşan İslam bilginleri ve kelamcılar “Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat çıkar” diyerek bu ilme önem vermişlerdir.


Bir nevi müşavere, yani fikir alışverişi olarak kabul edilen münazara olgunluk ve kemal istikametinde insanı yüceltirken, tartışmada üstün gelme niyetiyle hareket eden cedelcinin haset, kin ve gıybet gibi kötü huylar edinmesine de sebebiyet verebilir. Cedel ayrıca ihlası kırar. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “müdavele-i efkâr” tarzında olmayan mücadeleyi yasaklamış ve “Haklı olduğu halde mücadeleden vazgeçene Allah cennette bir köşk bina eder” buyurmuşlardır.


1. Münazaranın Genel Kuralları:
Münazaranın genel kuralları vardır ki bunlar engelleme, delili çürütme ve iddiacıya karşı delil ile susturma gibi temel kurallardır. Bunları teker teker ele alalım.


1.1. Engelleme: İddia sahibinden iddiasına ait delil istenir. Şayet delil getiremezse iddiası kabul edilmez ve reddedilmiş olur.


1.2. Delilleri Çürütme: İddia sahibi kendisine göre delillerini ortaya koyar. Bu deliller ele alınarak birer birer çürütülür ve doğru olmadığı ve delil olamayacağı ortaya konur.


1.3. Kendi Delilini Ortaya Koyma: Haklı ve doğru olan görüşü ispat etmek için gerçek ve doğru deliller ortaya çıkarılır ve hakikat ispat ve izah edilerek ortaya çıkartılır.


2. Münazaranın Adabı:
Münazara uluorta yapılmaz. İş münakaşaya dökülmez ve saçma iddialarda bulunulmaz. Amaç hakikati bulmak ve gerçeği ortaya koymak olduğu için “müdavele-i efkar” ve “hakikati arama” şeklinde bir münazara caiz olabilir. Müdavele-i efkar tarzındaki bir münazaranı adabı ve usulü şunlardır.


2.1. Sözü aşırı derecede uzatmamalıdır.
2.2. Konu dışına ve saded haricine çıkılmamalıdır.
2.3. Gülme, çarpıtma, öfkelenme ve sesi yükseltmek münazara adabına aykırıdır.
2.4. Muhatabın ve konuşanın sözü kesilmemeli ve sonuna kadar dinlenilmelidir.
2.5. Muhataba son derece nazik davranmalı ve onu küçük görmemelidir.
2.6. Kinci, alaycı, kibirli kimselerle münazaradan sakınmalıdır.
2.7. Hakikati ve gerçeği arama arzusu ile münakaşaya girmelidir.
2.8. Gerçeği muhatabında bulursa onu kabul etmeli ve kendisine teşekkür etmelidir.
2.9. Münazara adabını bilmeyenlerle boşuna tartışmaya girmemelidir.


3. Münazaranın Şartları:
Boşu boşuna, Greksiz yere tartışmaya girmek gevezelik ve zevzeklikten başka bir şey değildir. Bediüzzaman Said Nursi “Kelam ve söz mal gibidir, israfı caiz değildir” demektedir. Ayrıca münazaraya giren kişi gerçeği arama ve bulmak için istekli olmalıdır. Bediüzzaman “Müşteri olmadan malımı satmam” diyerek fikir ve düşüncelerini öğrenmeye istekli olmayanlarla konuşmanın anlamsızlığını ifade etmiştir. Münazaranın şartları şunlardır:
3.1. Kesin delil ve gerçek bilgiye dayanmalıdır.
3.2. Peşin hükümle hareket edilmemelidir ve getirilen deliller kabul edilmelidir.
3.3. Delil getirdikten sonra tartışmayı kesmelidir.
3.4. Tartışmayı uygun bir zeminde yapmalıdır. Nitekim yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Allah’ın ayetlerini alaya aldıkları zaman onlarla oturmaya devam ederseniz siz de onlar gibi olursunuz” (Nisa, 4:140) buyurarak alaycı bir toplumla tartışmanın ve yanlarında durmanın yanlışlığına dikkatimizi çekmiştir.
3.5. Muhataba karşı nazik davranmalıdır. Nitekim yüce Allah Musa’ya (as) “Firavuna karşı yumuşak söz söyle ki kalbine işlesin” (Taha, 20:44) buyurmuştur.
3.6. Gerçeği arama konusunda samimi ve ihlâslı olmaktır.


4. Yasaklanan Cedel ve Münakaşa:
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde Allah’a ve peygambere itaat edin ve aranızda çekişmeyin sonra gücünüz ve kuvvetiniz gider, sabredin, Allah sabredenlerle beraberdir” (Enfal, 8:46) buyurmaktadır. Bu ayet-i kerime müslümanların İslama teslim olmalarını ve aralarında çekişmeye ve mücadeleye girmemelerini emretmektedir. Gerçek zamanla ortaya çıkar. Bu nedenle yüce Allah inananlara daima sabırlı olmaları konusunda uyarmaktadır.


Peygamberimiz (sav) Allah tarafından yeni bir din ile gönderildi. Bunun üzerine peygamberimiz (sav) ile çekişmek için Yahudi ve Hıristiyanlardan pek çok ilim ve din adamı geldiler. Pek çok sorular sordular. Yüce Allah peygamberimize onlarla mücadele etmemeleri konusunda uyardı. Şöyle buyurdu: “Ey Resulüm! Hıristiyan ve Yahudiler seninle münakaşaya kalkışırlarsa onlara şöyle söyle: Ben bana bağlı olan müslümanlarla beraber kendimi Allah’a teslim ettim. Siz de İslamı kabul ederek Allah’a teslim olmaz mısınız? Şayet teslim olursanız hidayet üzere olursunuz. Şayet yüz çevirirseniz ben bana ait olan tebliğ görevimi ifa ettim. Gerisini siz bilirsiniz. Allah kullarının yaptıklarını elbette görmektedir.” (Al-i İmran, 3:20)


İsa’nın (as) misaller vererek kavmini irşad etmesine mukabil dinleyenler gülerek isa’yı alaya alırlar ve gülerek “Bizim ilahımız mı daha iyidir, yoksa senin ilahın mı?” dediler. Bunun üzerine yüce Allah İsa’ya şöyle buyurdu: “Onların böyle söylemeleri sırf seninle mücadele etmek içindir. Gerçeği öğrenmek için değildir. Onlar kavgacı ve hasım bir topluluktur.” (Zuhruf, 43:57-58) Bu ayetle yüce Allah İsa’yı (as) ikaz ederek onlara cevap vermeye değmediğini ve mücadeleye girişmemesini tavsiye buyurdu.


Yüce Allah muhatapların gerçeği öğrenme konusunda istekli olmamaları durumunda onlara cevap vermenin ve mücadeleye girişmenin gereksiz olduğunu belirtmiştir. Din ve iman, dünya ve ahiret ile ilgili meseleleri alaya almak ve dalga geçmek kişinin ahmak ve aptal olduğuna delildir. Böyleleri ile mücadele etmek kişiyi ancak küçültür. En iyisi böylelerini “kabil-i hitap görmeyerek” cevap vermemektir. Nitekim İsa (as) kendisine soru soran birine cevap verdiği halde anlamamazlıktan gelerek farklı şekillerde İsa’yı zor durumda bırakmaya çalışan birinden yüz çevirerek yoluna devam eder. Bunun üzerine havariler “Ey Muallim! Sen ölmüş bedenleri Allah’ın izni ile diriltiyor, ölmüş kalpleri sözlerinle hidayete ulaştırıyorsun. Bu adama neden cevap vermedin?” derler. İsa (as) “Evet öyledir. Ancak bu adam ahmaktır. Ahmakların ıslahı mümkün değildir” şeklinde cevap vermiştir. Bu nedenle bilginler “Ahmak olana verilecek en güzel cevap sükûttur” demişlerdir.


Peygamberimiz (sav) “Doğru yola girildikten sonra mücadeleye sarılmadıkça hiçbir kavim sapmaz” “Allah’ın en çok öfkelendiği kişi mücadelede direnen kimsedir.” “Konuşurken muhalefet etmeyen ve boş söz söylemeyen ve haklı olduğu halde mücadeleyi ve tartışmaya girmeyene Allah cennette bir köşk bina eder” “Haklı dahi olsa münakaşadan vazgeçmedikçe kişinin imanı tamam olmaz” buyurarak dinde mücadele ve münakaşayı yasaklamıştır.


Çünkü Allah’ın emirlerine, yasaklarına ve dini hükümlere itiraz, kabul etmemek ve amelden kaçınmak anlamındadır. Bu ise imanın zaafından kaynaklanır. Bu nedenle peygamberimiz (sav) Musa’nın (as) Yahudilere “Allah sizin bir inek kesmenizi emrediyor” demesine karşılık Yahudilerin “Nasıl bir inek? Rengi nedir? Yaşı kaçtır?” gibi sorular sormasını emre itaatsizlik, itiraz ve amel etmemek için direnmek” olduğunu belirterek “Siz Allah’ın size olan emirlerini elinizden geldiği ve gücünüzün yettiği kadar ifa ediniz, yasakladıklarından da kesinlikle kaçınız ve gereksiz soru sormayınız” buyurmuşlardır.


İslam bilginleri “Bu Allah’ın emri ve peygamberin sünneti denilince bir Müslüman’a yakışan o emri yerine getirmek yakışır. Ancak bu benim fikrim ve görüşüm denilirse ona uymak gerekmez” demişlerdir. Selef-i Salihîn “Allah bir topluluk için kötülük dilediği zaman, onların aralarına cedel ve mücadele hastalığını atıp ilmi onlardan çeker alır. Bu nedenle cedelden şiddetle sakının ve kaçının. Çünkü o, sizi kaçınılması gereken şeylere yaklaştırıp, doğrudan ve hak yoldan uzaklaşmanıza sebep olur” demişlerdir.


5. İmanî Meselelerde Münakaşa Olmaz.
Bediüzzaman Said Nursi “Mesail-i İmaniyenin münâkaşa suretinde bahsi caiz değildir. Dakik mesâil-i imaniye mizansız mücadele suretinde cemaat içinde bahsetmek caiz değildir. Mizansız mücadele olduğundan tiryak iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesâil-i imaniyenin itidal-i demle, insafla, bir müdavele-i efkâr suretinde bahsi câizdir” (Mektubat, 12. Mektup) demektedir. İmani meseleleri ancak müdavele-i efkar, fikir alışverişi ve samimi olarak öğrenme amacını taşımak suretiyle konuşmak ve sorup öğrenmek gerekir.


Bu çeşit mesâili münakaşa etmenin bir şartı insaf ile hakkı bulmak niyeti ile inatsız bir surette, ehil olanların mabeyninde, inatsız bir surette, ehil olanların mâbeyninde sûi telakkiye sebep olmadan müzakeresi caiz olabilir. O müzakere hak için olduğuna delil şudur ki: Eğer hak, muarızın elinde zahir olsa müteessir olmasın, belki memnun olsun; çünkü bilmediği bir şeyi öğrendi. Eğer kendi elinde zâhir olsa, fazla bir şey öğrenmedi, belki gurura düşmek ihtimali var” (28. Mektup, 2. Mesele) buyurmaktadır.

6. Münazara İhlâsla Hakkı Bulmak İçin Yapılmalıdır:
İman, ihlâslı ve samimi olarak Allah’a inanmaktır. Bu nedenle Yüce Allah “Zatını ve zatî sıfatlarını haber verdiği surenin adına “Tevhit Suresi” adını vermemiş “İhlâs Suresi” adını vermiştir. Bediüzzaman da “İhlâs Risalesi”nde “Fenn-i âdab ve İlm-i münazaranın uleması mâbeyninde hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: “Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı, hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar ve memnun olur.


İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarikat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihat etseler ihlası kazanırlar. Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu fecî sukût ve musibet-i hâzıradan rahmet-i ilâhiye ile kurtulurlar. (Lem’alar, İhlas Risalesi, 20. Lem’a, s. 148) demektedir.


Allah’a hakiki olarak iman etmiş olan her halinde ve hareketinde Allah rızasını esas alması gerekir. Münazaranın da amacı Allah için doğruyu bulmaya çalışmak ve hakka teslim olmaktır. Bu nedenle dini konularda ve bilhassa imana taalluk eden meseleler münakaşa ve münazara tarzında bahsi caiz değildir. Zira bir taraf diğerini mağlup edeceğim derken dalaletini istemek anlamına geldiği için çok tehlikelidir.
Nitekim İmam-ı Azam (ra) ilk zamanlarda Kelamî konularda münazaralara giriyordu. Ancak oğlu Hammad’ı bu gibi münazaralardan sakındırıyordu. Nedenini sorunca da “Ben girdiğim her münazarada hakkın muhatabın elinde zahir olmasını temenni ediyorum. Ama siz karşınızdakinin yanlışta ve dalalette olmasını temenni ediyorsunuz. Hâlbuki küfre rıza küfür ve dalalete rıza dalalettir” demiştir.

Peygamberimiz (sav) bir gün sahabelerin kader konusunda tartıştıklarını gördü. Onların yanına gitti ve “Sakın bu konuda münakaşa etmeyiniz. Sizden öncekiler hak konusunda münakaşa ederek ayrılığa düştükleri için helak olmuşlardır. Allah sizi bu gibi konularda münakaşa etmekten sakındırmıştır. Biliniz ki Yahudiler yetmiş bir, Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardır, benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaklardır. Bu fırkalardan kurtulacak olanlar bizim yolumuz ve sünnetimiz üzere gidenler, ashabım ve ashabımın yolundan gidenler, Allah’ın dini üzerinde cidal ve münakaşa etmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle ehl-i tevhit ve ehl-i kıbleden herhangi birini tekfir etmeyenler ve cemaatten ayrılmayanlardır” (Hadisciler ve Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, Prof. Talat Koçyiğit, s. 225) buyurdular.

7. Fikirler Nasıl Öldürülür:
Fikirler ortaya atılır, ama iş karar verip uygulamaya gelince herkes yan çizer. Nasrettin Hocanın “Fil Hikâyesi” ile “farelerin kediden kurtulmak için boynuna zil takma fikri” çok cazip teklifleri sunanların uygulamada kaçmalarına güzel örnektir.
1. Gülünç olma: Bir insan fikrini gülünç duruma sokarsa o fikri öldürmüş olur. İnsanlar onun fikrini gülünç hale getirirlerse yine onu öldürmüş olurlar.


2. Onu daha önce de denedik: Geçmişin tecrübeleri geleceğin önünü tıkar. Tecrübeler geçmişi aydınlatır; ama gelecek hakkında fikir vermezler. Çünkü geleceğin şartları farklıdır. Geçmişte uygulama imkanı bulunmayan bir düşünce gelişen ve değişen şartlarda uygulanabilir ve çok da faydalı olur.


3. Bütçemiz yok, pahalıya mal olur: İşin içine para girdiği zaman cimriler çok akıllı olurlar. Verdikleri akıl ile üç kuruş karımız olsun diye bin liralık bir fayda göz ardı edilir ve hizmetler akamete uğrar. Sonra iş anlaşılır ve pişmanlık fayda vermez. İnsana hizmetin olduğu yerde paranın değerinin olmaması gerekir. Zira insan paranın değil, para insanın hizmetinde olmalıdır.


4. Yapmak imkânsızdır: İmkânsız sözü acizlerin ve cahillerin sözüdür. Zira başarı ve akıllılık imkânsızı başarabilme ölçüsünde kendisini ispat eder. Bu nedenle imkânsız sözü ile işe başlanmaz. Akıl ve ilim sahiplerinin sözü “Mümkündür ama nasıl yapabiliriz? Bizim fikirlerimize siz de fikirlerinizle katkı sağlarsanız bunu başarabiliriz” şeklindedir.


5. Bizim mesuliyetimiz dışındadır: Bu söz sorumluluktan kaçanların ve hiçbir işe el atmayanların sözüdür. İsterler ki başkaları yapsın. “Başarısız olursa biz tenkitten ve sorumluluktan kurtuluruz. Başarılı olursa onu paylaşır ve kendimize bir şekilde mal ederiz ve işi yapan ahmakları bir şekilde ekarte eder ödülü biz alır paylaşırız.”


6. Bize göre büyük iş: Kendini küçük gören ve teşebbüs yeteneğinden noksan olanların bahaneleridir. Böylece yerlerinde saymayı ve mevcudu korumayı başarı görürler. Ancak zaman çok değişkendir, başkaları onların geçer ve onlar rahatlık içinde nefislerini tatmin ederken iflasa doğru gittiklerini hiç fark etmezler. Zamanla haşlanan kurbağa gibi kendilerine verilen fikirleri öldürdükleri gibi kendileri de ölürler.


7. Bizim problemimiz değil: Problem olarak görülmeyen küçük işler zamanla büyük sorun olur. Bunu farkında olmayanlar da problemi kabul etmeyerek fikirleri öldürür ve kurumu, işletmeyi ve işi de öldürürler.


8. Daha önce hiç denemedik: Zaten denenseydi yeni olmazdı. Ama yeniliğe açık olmayan ve taklitçilikten kendilerini kurtaramayanlar denenmişi deneyerek akıllı olduklarını sanırlar. Ama bilmezler ki bir şeyi yeni deneyenler başarıyı yakalar, taklitçiler ise durumu muhafaza ederler.


9. Ona zamanımız yok: Zaman akıllı ve çalışkan olanlara çok şey verir. Zira Allah her insana 24 saatten fazla zaman vermez. Zamanım yok diyenlerin de az zamanda çok işler başaranlar da 24 saatten fazla zamanı kullanamazlar.


10. Gerçeğe dönelim: Gerçek nedir? Herkesin kafasında farklı olan şey gerçek değildir. Gerçek herkesin kafasında aynı olan şeydir. Bu nedenle liderlerin en önemeli fonksiyonu ikna kabiliyetidir. İkna olan gerçeği kabul etmiş demektir.


11. Bize göre değil: Göreceli kavramlarla çalışan ve fikir üretenler başarılı olamazlar. Bize göre olmayanı içimize sindirdiğimiz ölçüde etrafımız genişler ve dünyamız büyür.


12. Herkes bize gülecek: Gülünç olmamak için çalışmayı ve iş yapmayı, fikir ve düşünce üretmeyi bırakmak mı gerekir. Bu gün gülen yarın takdir edecektir. Etmese de problem değil zira siz doğru olanı yapmış olacaksınız.


13. Elimizden geleni zaten yapıyoruz: Bu tembellerin bahanesidir.


14. Biz onsuz da bu işleri becerdik: Şimdi de onunla becerseniz elinizde mi kalır. Başkalarını da işe katalım. Bir şey kaybetmeyiz, bilakis kazanırız.


15. Bir komite kuralım: Yapılması istenmeyen işler komisyona havale edilir. Siz de kafanıza yatmayan ve yapılmasını istemediğiniz bir iş varsa komisyon kurmayı teklif edebilirsiniz.


16. Daha önce onu deneyen oldu mu? Olmadı. O zaman ilk deneyen neden biz olmayalım? Bilinmelidir ki başarının şerefi ilk yapana aittir.

[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] adresinden alınmıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
e-mir
Admin
Admin
avatar
Yaş :
Kayıt tarihi : 02/02/09
Mesaj Sayısı : 1596
Nerden :
http://www.rahmet.yetkin-forum.com
MesajKonu: Geri: Münazara Adabı Çarş. 24 Ağus. 2011, 22:29

İnternet ve medya sayfalarında müslümanlar arası karşılıklı diyalog ve münazaraların ortaya çıkardığı hataları, kalp kırmalarını, haktan uzaklaşmaları diyalog ve münazaranın zayıflığını görünce, Allaha güvenerek bu konuda ışık olacak bilgi vermek istedim. Başarı Allah’tandır, Ona dayandım, ona döneceğim.

Değerli kardeşim ! sana aktaracağım maddeleri gözetirsen hem hakka ulaşır hem hakka ulaştırırsın, aksi halde diyalog ve münazara kurallarını çiğnersin. Allah doğruya ileten ve onda sebat ettirendir.

1-Diyalog ve münazaradan amaç, hakka ulaşmak olup herhangi bir görüşü üstün kılmak olmamalıdır. İnternet veya toplum huzurunda tartışma ve mücadele edenler, kendi görüşlerini üstün kılmak için çaba sarf etmektedirler. Bu münakaşada inad, büyüklenme, hakkı inkar, nefsi beğenme gibi hastalıklar göze çarpmaktadır. Örneğin, kendisine Maide 44-45-46 ayetiyle alakalı olarak İbn Abbas burada ki küfrün küçük küfür olduğunu söylemektedir dediğim kimse İbn Abbas kafama yatmaz demişti, şimdi biz burada hakka mı ulaşmak peşindeyiz, şahsi görüşümüze mi ? İşte can alıcı nokta burasıdır, neden hakka değil de, görüşümüze davet ederiz ? Sanırım hakkı değil de, hevamızı daha çok seviyoruz.

İmam Şafî şöyle söylemektedir “Ben, Allah ister benim dilimle ister muhatabımın diliyle hakkı ortaya koysun ben buna aldırmam” (Hilyetu’l Evliya,9/188) Çünkü selef imamlarında hakka ulaşmak, hakkı savunmak, hakka davet etmek amaçtı, herhangi bir görüşü hakka galip kılmak değildi.

2-İlme özen gösterilmeli, hüccetler açıkça belirtilmeli, küçük görmekten ve kötü söz söylemekten kaçınmalı, muhatabı dinleme cesareti gösterilmelidir. Çünkü münakaşa edenlerin büyük çoğunluğu kendini haklı çıkaramayınca küçümsemeye, büyüklenmeye, hakaret etmeye, kasıt ve niyette farklılık aramaya başlamakta, hatta küfretmeye kadar varmaktadır. Bu ise münakaşa eden kimsenin acizliğini ve zayıflığını belirlemektedir.

3-Bilelim ki, ancak Alim veya İlim talabesiyle diyalog ve münazara edilir. Cahille diyalog ve münazara edilmez, zira kuralları bilmez. Ayrıca meselenin uzmanı dışında biriyle münazara etmek de doğru değildir, bir gazatecinin dini bir konuda konuşması veya bir teknisyenin veya siyasinin akaidle alakalı bir meseleyi ifade etmesi, nasıl güçse, böyle br kimseyle münazara etmekte o kadar güçtür. Münazara, konunun ehliyle gerçekleşirse konunun daha iyi anlaşılması sağlanırken, uzman olmayan kişiyle münazara konunun sulanmasını sağlar.

4-İhtilaf anında asla dönmeyi zorunlu görmek gerekir. Böylece münazara daha kolay ve anlaşılır seyreder. Eğer münazara edenlerin usulleri farklı ise tartışılan konuda anlaşma sağlamak mümkün değildir. Örneğin Kuranın hüccetliğini kabul, sünnetin bağlayılıcılığını reddeden kimseyle hadisle tartışmak anlamsızdır. Zira bu kimse aslı inkar etmektedir. Aslın inkarı anlaşmanın önünde en büyük engeldir. Örneğin, sünnetle amel etmenin önemini ve güzelliğini savunan bir sünnet ehliyle, mezhebçilik anlayışını öne çıkartan bir kimsenin tartışması da aynı şekilde hakka ulaştırmaz. Zira asıl olan sünnet olmalıyken mezhep olursa münazarada hakka ulaşmak güçtür. Örneğin, Kuran ve sünnet ehli müslüman bir kimsenin, her söz ve ameline kuran ve hadis delili getirirken, bir tarikata bağlı kimsenin, şeyhinin sözünü delil getirmesi, hakka ulaşmaya engeldir. Çünkü asıllar ortadan kalkmıştır. Aslın olmadığı yerde hakkın olması da mümkün değildir.

Bu sebeple bidat ehliyle ve Rafiziyle münazara kısır bir döngüdür. Zira Ehl-i sünnetin ve bidat ehlinin usulleri farklıdır, aslın farklı olması hakka ulaşmaya engeldir. Örneğin, Kur'an'ın eksikliğine, sünnetin batıllığına, ashabın dinden çıktığına, sünni müslümanın kanının helalliğine inanan bir Rafiziyle, nasıl münazara edilir ? Nasıl bir usulle konuşulur ? Asıllara karşı düşmanlığını ortaya koyan, bu kimseyle münazara gerçekleşir mi ? Mümkün değil. Bu nedenle selef; bidat ehliyle münazara etmeyi şüphe oluşturur gerekçesiyle yasaklamaktadır.

5-Hakka ulaşmaya engel bir yol, tavır ortaya çıkarsa münazarayı terk etmek efdaldır, zira bundan sonra nefisler zuhur eder, hakka davet değil, arzulara ve bidate davet etmek başlar. Geçtiğimiz günlerde uzun zamandır tanıdığım bir şahısla karşılaştım, bu kimse selefi akideyi temelden almasına rağmen, yıllar sonra binbir çeşit görüşlere ve cemaatlere kayarak, kimliğini ve akidesini saptırdı, son olarak kabullendiği düşünce ve cemaat hakkında ona nasihat etmek istediğimde bana bu cemaatin görüşü hücrelerime kadar işledi, ben yıllardır bu gerçeği göremediğim için üzgünüm dedi, anladım ki hala asıllarını kaybetmiş, duygularını öne çıkartmış, dengesiz yapısını daha da dengesizleştirmişdi. Ona dua etmesini, hakka ulaşmada Allah’dan yardım istemesini diledim ve uzaklaştım. Başka bir seçeneğim yoktu, zira beni dinlemek şöyle dursun, bana 2 saat kendini anlatmak için zaman istedi. Ben de özür dileyerek zamanımın olmadığını söyledim ayrıldım.

Görüldüğü gibi, bu müslümanla şu an münazara etmek çok zordur, onu bir kaç yıl beklemeliyim, çünkü değişken demiştim ya, bir gün değişebilir ve asıllarına dönebilir, o zaman münazara edebilirim. Bu kimselerle vakit geçirmemek gerektiğine inanıyorum.

6-Münazaranın konusunun dışına çıkmamalı, konu bütünlüğüne riayet etmelidir. Eğer konu dışına çıkılırsa hakka ulaşmak uzar ve güçleşir. Aslında konunun sülbünden uzaklaşmak, münarazadan kaçmak olup gerekli mücadeleyi koyamamaktır. Örneğin, Partileşme ve dernekleşmeye karşı olan bir görüşün, resmi olarak her şeyi yapması, maliye ödemesi, pasaport çıkartarak hacca izin alarak gitmesi, bağkurunu ve yasal tüm gereklilikleri yerine getirmesi anlaşılır gibi değildir ? Aynı kimse okula çocuk göndermenin büyük günah olduğuna hükmedip kendi çocuğunu göndermesi de aynı şekilde tutarsızlıktır ? Kendine meşru gördüğünü başkalarına meşru görmeyen bir kimsenin hakka ulaşması mümkün değildir.

7-Münazara edenler zaman zaman haklı deliller ortaya koyunca, karşılıklı olarak doğrulamaları gerekir, zira münazarada hak zuhur edebilir, hüccetler güçlü olabilir, bu durumda hemen hakkı doğrulamak gerekir. Oysa şimdi münazara edenler muhatabını her yönde hatalı görmekte, haklı yönüne göz kapamaktadır. Örneğin, Mezhebçilik eden bir kimsenin, elleri kaldırma veya müziğin haramlığı bahsi geldiğinde güçlü delilleri görmezlikten gelmesi büyük bir hatadır.

8-Münazarada, reddiyeyi veya ifadeyi sözü söyleyene değil de, söze yönelik yapmak gerekir, bu edeb ve ahlak güzelliğidir. Bu nedenle, muhatabın ilmine, yetenek zayıflığına, yaşına, hizbine, şeyhine, tarikatına bakmadan, direk söylenen söze yönelik tenkidde bulunmalıdır. Zira bu hakkı görmeye engel teşkil eder. Düşünün bir kere, sözü değil de, konuşanı/muhatabı ayıplar, kınar, küçük düşürürsek, bu durumda muhatab nefsi davranışlara yönelir ki büyük bir hatadır.

Yakın zamanda samimiyeti güzel, ilmi güçlü, daveti kibar bir talabem bana ölünün ardından fatiha okumadığı için bir cenaze ortamında ayıplandığını, ayıplayanın da emekli bir imam olduğunu, çok rencide edildiğini, bu nedenle de onunla münazara etmek için izin istedi.

Bende böyle münazaralara temelden karşı olduğum için bir şartla izin verdim. Onunla, üzmeden, edeple, tebessümle, kırmadan saygı ve hürmet içinde delillerini ve usullerini ortaya koyarak münazara edebilirsin dedim. Görüldüğü gibi, münazara edilecek kimseyle edepli, saygılı bir ortam oluşturmak hakka ulaşmada bir köprüdür. Şimdi talabem, emekli imamı rezil etmek, ilmen küçük düşürmek için giderse hakka ulaşmak mümkün olur mu ?

Biz, hakkı ancak hak bir yolla sevdirebiliriz, batılla asla kimseye davetimizi sevdiremeyiz. Bahsi geçen münazaranın hakkında neticeyi sorarsanız, netice veya galibiyet önemli değil, önemli olan hakkın edeple takdimidir, başarı Allah’tandır. Bizler haklı yolumuzda herkesi razı etmek zorunda değiliz, davet etmek zorunda olduğumuza inanmaktayız, öyle değil mi ?

9-Münazara veya diyalog esnasında edebe dikkat etmeli, konuşma anında sesi yükseltmemeli, sözü kesmemeli, kavga edecek bir gözle ve yüzle bakmamalı, el ve kol hareketini çok yapmamalı, incitici ve iğneleyeci sözden kaçınmalıdır. Böyle haller taşıyan kimseler, her ne kadar kendi gözlerinde olmasa da, izleyenler nezdinde mutlaka kaybetmeye mahkumdurlar. Çünkü bu kimse haklı yoluna güçlü delillerle davet etse de, edep ekskliğinden kaybederler. Örneğin, muhatabına karşı elinde sigara, sesini yükselterek, cihadın farziyetini, davetin terk edilmesini anlatmaya kalkan kimsenin, üstelik kendisi de bunu yapmamaktadır, görüşünü kabul ettirmesi mümkün değildir. Örneğin tevhidi, sünneti, namazı öğreten hocasına karşı müslümanlara yakın kimselere oy veren kişiyi kafir görmediği için kafir gören bir zihniyetin, hakkı topluma kabul ettirmesi çok zordur, zira bu vefayı, saygıyı, ahlakı, edebi, olgunluk erdemliliğini kaybetmiştir. Böyle br kimse aslında hastadır, başkası değil de, kendisi tedavi olmalıdır. Allahu mustean

10-Münazara eden kimse, delillerle hak kendine zuhur ederse, hemen muhatabının haklılığını kabul etmeli, hakka göğsünü açmalı, teşekkür edip dua etmelidir. Muhatabının güçlü şerî delilleri önünde hakkın karşısında asla durmamalıdır. Bu salih ve muhlis müslümanın vasfıdır. Örneğin, kendisine alimlerin şerî delilleri takdim edildiği halde, onları küfür ve bidatle yaftalayan bir kimsenin hakkı görmesi, teşekkür etmesi güçtür. Bizler şuna dikkat edelim, herkesin kendi ferdi anladığı anlayışa değilde, kuran ve sünneti anlayan ve amel eden sahabe veya selefin alimlerine götürme anlayışını iyi bilmeliyiz.

İmam Şafî(r.h.) der ki “Takdim ettiğim hakkı ve hücceti kabul eden kişi huzurunda sustum ve onu sevdim, kimde benimle hak ve sahih delil karşısında mücadele ettiyse gözümden düştü ve reddettim.” (Hilyetu’l Evliya, 9/117)

Ubeydullah Arslan.

[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] adresinden alınmıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Münazara Adabı

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Allah'ın Selamı, Rahmeti ve Bereketi Hidayete Tabi Olan Kullarının Üzerine Olsun... :: DİNİ KONULAR :: Serbest Kürsü -